• BIST 109.156
  • Altın 153,298
  • Dolar 3,8173
  • Euro 4,5053
  • Aydın 12 °C
  • İzmir 9 °C
  • Büyükşehir ile sahiller pırıl pırıl
  • KİMLİKLERİNİ AÇIKLA HAŞMET
  • CHP'li BELEDİYELER SUÇLUYSA...
  • Büyükşehir ile sahiller pırıl pırıl
  • KİMLİKLERİNİ AÇIKLA HAŞMET
  • CHP'li BELEDİYELER SUÇLUYSA...

Ali Sarayköylü ve yapıtı “Gönlüm Anadolu’ya düştü”

E. TURGUT TEKİN

 

 

Ali Sarayköylü, 1951 Söke doğumludur. Henüz beş yaşında iken babasını kaybetmiş, devlet yatılı sınavlarını kazanarak, okuyup öğretmen olmuş. Öğretmen olarak, Anadolu’nun birkaç yöresinde görev yaptı. Yeni yapıtı, “Gönlüm Anadolu’ya Düştü” de, bu yörelerden izler, portreler ve birçok panoramik kesitler var. Kitabını bir solukta okudum. Neden bir solukta diyorum: Çünkü, çok akıcı yalın bir üslubu ve sade bir anlatımı var. Öyküler sanki akıp gidiyor. Aslında bunlara sadece öykü demek, deneme demek, anı demek yanlış olur. Edebiyatçılar her ne derse desinler, ben bu tarz metinlere hep “ANISAL ÖYKÜLER” diyorum. Sarayköylü’nün bu yapıtına da en güzel yakışan tür budur.

Her insanın bir yaşam süreci vardır. Bu süreçte acı, tatlı anılar gizlidir. İnsan dönüp şöyle bir geriye bakınca bu anılar yaprak yaprak açılarak beynimizde canlanırlar. Bizleri alıp geçmişe anılara götürürler. Eğer bu anıları yaşadığınız zamanlarda bir deftere karalamışsanız, elinizde kendinize ait bir günce oluşmuştur. Bu karalamalar size yazmak için yol gösterir, güç verirler. Eğer yaşadıklarınızı bir yerlere karalayıp kayıt yapmamışsanız, ne yazık ki unutulan bir çok anı gibi onlarda silinip ortadan kaybolurlar. Eğer, anılarınızı, güncenize her gün düzenli olarak yazmışsanız, onlar unutulmaz, üst üste yığılarak size bir yazı malzemesi oluverirler. İşte Sarayköylü’nün yeni yapıtı böyle bir çabanın ürünü.

Yüz elli iki sayfalık yapıtta otuz sekiz öykü var. Bunları üç gurupta toplamak mümkündür. Birinci grupta genç bir öğretmenin acemilik yıllarına ait anıları. Bunların çoğunluğu görev yaptığı köyler ve bunların çevrelerinde geçiyor. Görev yaptığı yerler, Söke Bağarası Çavdar Köyü, Afyon Bolvadin’in bir dağ köyü, Kayseri Tomarza’nın Bostanlı Köyü. Bu köylerde yazdıkları günümüzden kırk veya elli yıl önceki köylerimizden çok güzel kesitler vermektedir. Örneğin, Tomarza’nın  Gülveren Köyünde konuk olduğu  Kepik Mustafa Ağa’nın “Yemek vakti, Kepik Mustafa’nın evine gelip de aç dönülmez hocam. Buyur Allah ne verdiyse…” deyişi, İnsanı Anadolu’ya bağlamaya yetecek kadar anlamlı bir öyküdür. Anadolu insanının böyle cömert yanı kadar; bir de kız evlendirmede ki oğlan evine yüklenen yıkımın öyküsünü de, yine “KIZ ALMANIN ZORLUĞU” adlı öyküde görmek mümkündür. Hele Anadolu köylüsü şehir çocuklarını “Ana kuzusu” olarak, görür ve fazla beğenmezler. Çok komik olan bir öykü de, böyle bir bölüm şöyle dile getirilmiştir:” Breh breh breh… Hocada ki şu cesarete bakın. Gözünü kırpmadan daldı o köpeklerin arasına. Bir de şehir çocuğu deyip beğenmezsiniz.” Gibi de öykülere dramatik çeşniler katan çok güzel skeçsel diyaloglar vardır. Az bir çalışma ile her öykü çok anlamlı skeçlere ve diyaloglara dönüştürülebilir. Tomarza köylerini ve insanlarını bilmem ama, Bağarası’nın köylerini ve insanlarını çok iyi bilirim. Çavdar’dan söz ederken Çimen’den söz etmemek olmaz. Çimen, Çavdar’a hayat veren bir insandı. Çok yönlü, çok çocuklu ve çok çalışan bir insandı. Çimeni, kızını ve cipini Bağarası’nda ve Söke’de tanımayan yoktu. Sarayköylü, Çimeni de öykülemeyi unutmamış. Çimen, gerçekte bir öykü kahramanı idi. Ben, Bağarası’nda görev yaparken, o yıllarda MTA Çavdar’da maden aramaları yapıyordu. En çokta kömür, demir ve uranyum üzerinde duruyorlardı. MTA’nın arabaları ile yazın bir çok kereler Çavdar Köyü’ne gitmiş, Çimen’in bakkalı önünde oğlak kebabı yemiştik. Beşparmak Dağları’na çıkıp adeta bir kaya denizi olan bu haşmetli dağları görmüştük. Benim bu yapıtta yadırgadığım tek şey, Sarayköylü’nün bu dağlarla ilgili yörede dilden dile anlatıla gelip günümüze kadar ulaşan Antik MİTOLOJİLERE YER VERMEMİŞ OLMASI. Oysa bu dağlarda, derlenip toplanacak çok önemli tarihi izler vardı. Bana öyle geliyor ki, değerli hocamın o yıllarda böyle bir merakı, derleme hevesi yokmuş. Yoksa, Beşparmak Dağları ile ilgili çok Antik Öyküler olduğu gibi, başta Çakıcı olmak üzere Çavdarlı Efelerle ilgilide çok güzel öyküler vardır. Her ne ise, biz tekrar yapıta dönelim.

İkinci Bölümde, Manisa Er Eğitim Tugayı Okuma Yazma Okulu yılları anlatılıyor. O yıllarda, bende Erzincan 59. Topçu Er Eğitim Tugayı Okuma Yazma Taburunda Eğitim şefi olarak görev yapıyordum. Orada Er olarak görev yapan öğretmenlerin özel statüleri vardı. Tugaya değil, Okuma Yazma okulu komutanlığına bağlı olarak görev yapıyorlardı. Amirleri, Okul KOMUTANI, Plan SUBAYI, Eğitim Şefi, bölük müdürleri ve bölük komutanları idi. Bunların dışındaki hiçbir er, subay ve astsubay, çavuş onlara karışmazlardı. Okuma Yazma okullarının statüleri böyle olunca öğretmenler çok rahat görev yapıyorlardı. Sınıf çavuşları öğretmenlerin emrinde ve yardımcıları idiler. Sınıftaki disiplini sağlamaktan sorumlu idiler. İşi göğüsleyen Plan Subayı ile Eğitim şefi idi. Bölük müdürleri ile bölük komutanları bunlara karşı bölüklerini yetiştirmekten sorumlu idiler. Bölük komutanları, ya bir yüzbaşı ya da binbaşı olurdu. Bölük müdürleri ise öğretmenlerden seçilirdi.

Benim görev sürem içinde hiç disiplin cezası vermedik. Sarayköylü bu bölümde de askerlik anılarını öykülemiş. Ama orada, binlerce vatan evladına dört aylık kısa bir sürede verilen Okuma Yazma becerilerine değinmemiş. Oysa ben, EMİN Özdemir, Emin Sağlamer, ELİOS Enata, Turhan Oğuzkan gibi ünlü eğitimcileri bu ocakta tanıdım ve onlardan çok şey öğrendim. Hatta tümden gelim dediğimiz cümle yöntemini ben bu okullarda öğrendim. İlk Okullarda görev yaparken, onların Türkçe Kılavuzlarına uygun bir kılavuz yapıp uygulayarak, sınıfımı dört aylık kısa bir surede okur yazar yapıyordum. Müfettişle, bundan dolayı benim peşimi bırakmaz, hazırladığım kılavuzu değerlendirmemi isterlerdi. Bir yayınevi, bu kılavuza dayalı olarak ürettiğim Alıştırma-1 ve Alıştırma-2 kitaplarımla köşe oldu. Biz havamızı aldık. Bu vesile ile bu değerli okullarımızı da burada anmış olduk. Bu on altı okuldan bir milyondan fazla er eğitim aldı ve dil öğrendi.

Üçüncü bölümünü ise gurbet ve gurbet yollarında geçen öyküler, anılar oluşturuyor. “ZULA” adlı öyküsü çok ilginçti. Ve başlangıcı şöyle devam ediyordu: “Gurbetin yolu uzundur, zahmetlidir, gönlü de bedeni de yorar. Dili diline, dini dinine uymayan nice ülkelerin  topraklarından geçersiniz, her seferinde tedirgin ve çekinik… O yolları yakın eden, bütün bu eziyetleri kolay çekilir hale getiren, bir koca yıl, büyüyüp yüreğinize sığmaz olan vatan özlemidir. Hele birde yolunuzu bekleyen ana-baba, hısım akraba, eş-dost hasreti üstüne binince o bitmez sanılan yollar bitiverir…..”

Hele bir öykü var ki, gerçekse ben yapanlar adına utandım. Bir traktör alım satımı var ki ibret olsun diye herkesin okuması gerekir. Bu kitabı okuyun.

Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1995 Gerçek Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 736 54 81 | Faks : 0 532 736 54 81 | Haber Scripti: CM Bilişim