24 Kasım 2017
  • Aydın7°C
  • İzmir2°C

OSMANLI HAYRANLIĞI

İSMAİL VERGİLİ

14 Ocak 2015 Çarşamba 05:33

Sevgili okurlarım, 2014 yılının şu son aylarında bir  “Osmanlı Hayranlığıyla” ile yatıp, kalkar olduk. Nedir bu Osmanlı hayranlığı diye soracaksınız. Bu sorunuzu bildiğim kadarıyla yanıtlayayım. Ancak bir gerçeği açıklamak durumundayım. Ben bir emekli İlkokul öğret- meniyim. Tarihi bir eğitim almış bir akademisyen değilim. Bir bilim adamı’da hiç değilim. Tarihsel bir hatam olursa, lütfen bağışlayın.  Burada konu ile ilgili tarihi bir bilgi vermek durumundayım. Bunun için, tarihin derinliklerine kısa bir yolculuk yapalım:                                                                 
            ***
Orta Asya’dan kalkan Türk Toplulukları, büyük komutan Alp Aslan’ın yönetiminde batıya, Anadolu’ya gelir. Van Gölünün kuzey batısında Malazgirt Ovasında, 26 Ağustos1071 yılında Bizans ordusuyla karşılaşır. Bizans ordusu, Türk askerine yenilir. Böylece Türkler, Anadolu’yu vatan yaparlar. Anadolu Selçuklu Devleti kurulur. Yüz yıl kadar sonra, doğudan Cengiz Han yönetiminde Moğol orduları Anadolu’yu işgal ederler. Anadolu Selçuklu Devleti yıkılır. Anadolu’da 15 kadar yöresel beylikler oluşur. Bu beyliklerden biri de bugünkü Bilecik ilimizin bölgesinde bulunan Osmanlı Beyliğidir. Adından da anlaşıldığı gibi kurucusu Osman Beydir. Osman Bey, diğer Türk beyliklerini yönetimi altında toplayarak, 1299 yılında Osmanlı Devletini kurar. Kısa zamanda etkinliğini artırarak, 1453 yılında padişah Fatih Sultan Mehmet Kostantin-i Polis (İstanbul’u) fed eder, Böylece Bizans Devleti yıkılır. Bundan sonra Osmanlı Devleti, Avrupa’da Balkanları, Arap yarımadası ve Kuzey Afrika’yı işgal eder ve İmparatorluk haline gelir. Osmanlının bu başarısı nedeniyle haklı olarak övünür, gururlanıp, şeref duyarız… Osmanlının bu saltanatı tam 623 yıl sürer. Ancak 1920’li yıllarda varlığını koruyamaz duruma düşer. Avrupa’nın kapitalist ülkeleri birleşerek, Osmanlı Padişahına “SEVR” Barışını zorla kabul ettirir ve Anadolu’yu işgale başlarlar. Nihayet tarih sahnesine Türk Ulusunun Aziz bir evladı Mustafa Kemal çıkar. Türk Kurtuluş Savaşını kazanır. Sevr Barış belgesini yırtıp çöpe atar. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurar.  Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan T.B.M.Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, padişah 6. Mehmet Vahdettin’i vatansız ilan eder ve saltanata son verir. Bu durum karşısında Vahdettin, İngiliz generali Harrington’a 16 Kasım 1922 tarihli bir mektup yazıp, hayatının tehlikede olduğunu bildirerek, İngiltere’den sığınma hakkını ister. İstek kabul edilir. Vahdettin aile efradı ile gizlice yurttan kaçar.
            ***
Sevgili okurlarım, bu kısa tarihi açıklamadan sonra, övünç duyduğumuz, gururlandığımız ve de şeref duyduğumuz Osmanlının bir başka yüzünü tanıyalım: Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, Horasan pirlerinden Şeyh Edebali’nin kızı Balum Hatun’la evlenir. Bu evlilikten Orhan isminde bir oğulları olur. Orhan delikanlı çağına gelir. Urfa’nın Birecik kasabasının Tekfur’unun kızı Halofira, İstanbul’a, Bizans Prensine gelin gider. Gelin alayı bugünkü Bilecik ilimizin sınırlarından geçerken. Osmanlı askerleri gelin alayının yolunu keser. Gelini, gelin alayının elinden alıp, Osman Bey’e götürürler. Osman Bey Halofira’yı beğenir. Oğlu Orhan Bey’e eş olarak alı kor. Bu duruma Balum Hatun şiddetle karşı çıkar. Eşi Osman Bey’i tarih önünde uyarır ve şunları söyler: “ Ey Osman! Erim Osman! Bu kararınla Türk’ün aile adet ve geleneklerini bozarsın. Tarih önünde seni suçlarım. Yaptığın iş haydutluktur. Türk ‘ün şanına ve de insanlığa yakışmaz… Bu kızı bırak sahibine gitsin. Eğer bu kızı oğluna eş olarak tutarsan, gelecek nesil aynı yolu izleyecektir.”  Der. Osman Bey, Balum Hatun’un bu uyarılarını dikkate almaz. Halofira’yı Orhan’a eş olarak alı kor. Osmanlı sarayında Halofira’nın adı “Nilüfer Hatun” olarak anılır. Nilüfer Hatun, 1. Murat’ı doğurur. 36 Osmanlı padişahının 34’ünün anası artık maalesef Türk değildir. Böylece padişahlar zamanla Türklüklerini kaybetmişlerdir. Asırlarca padişah anaları, Türk düşmanlığı yapmışlardır. Kendi milliyetlerini korumuşlardır. Devşirme Hıristiyan çocuklarını  “Enderun” mekteplerinde okumalarını sağlayarak, devlet yönetiminin üst kademesinde Vali, Paşa, Beylerbeyi, Vezir, Veziriazam hatta Şeyhülislam dahi olmuşlardır. Bu yetkili kişiler daima Türk düşmanlığı yapmışlardır. Anadolu’nun verimli topraklarında çiftlik sahibi olmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa bir örnektir. Türk çocuklarının Enderun mekteplerinde okutulması padişah 1. Murat tarafından yasaklanmıştır. Bu yasak, 6. Mehmet Vahdettin’e kadar devam etmiştir. Maalesef Osmanlı Padişahları, Türklüğü hep öteleştirmiş, horlamış, Türklerin, Enderun mekteplerinde okuyup bilgilenmelerinden hep korkmuştur. Osmanlının çeşitli uluslara bakış açısı da şöyledir:
Araplar için; “Kavmi Necip” ( temiz, soylu ırk) tabirini kullanır.
Ermeniler ve Rumlar için; “Millet-i Sadıka” (Sadık Millet) tabirini kullanır.
Türkler için ise; “Edrak-ül bi idrak-i ker” (Kaba, anlayışsız, cahil, eşek Türk) tabirini kullanır.
Bu da gösteriyor ki; Osmanlı, ırkını, Türklüğünü ve Türkçe dilini inkâr etmiştir. Zira Arapçanın ve Farsçanın etkisinde kalarak, Osmanlıca diye bir uyduruk dil icat etmiştir. Bu dilin yazılışı ve okunuşu zaten zordur. Türkçe ise, Dünya da yazıldığı gibi okunan tek ve kolay dildir. Aynı zamanda eğitim dilidir. Ne var ki; biz Türkler, dilimizin güzelliğini ve değerini bilmeyecek kadar kötüleşmişiz… Söz buraya gelmişken, Osmanlıca ile Türkçe yazılmış örnekleri inceleyelim. Osmanlıcaya örnek: 
1- 19.yy.da yaşayan Esat Muhlis Paşadan
“Güfte-i ma lik ba Türkan’ı bi idrak nist
Maksad-ı anhast zira ez-dü alem duh-u mast”
2- 16.yy.da yaşayan Baki den.
“Ey paybend-i dam gehi namu meng
 Ta key hava-yi meşgale-i deh-i bi direng”
Osmanlıca bu örnekleri daha çoğaltmam mümkün ama yeter.
Şimdi de Yunus Emre’den Türkçe örnekler.
“Ben dost ile dost olmuşum
Kimseler dost olmaz bana.
Münkirler bakar gülüşür.
Selam dahi vermez bana.”    
“Ne varlığa sevinirim.
Ne yokluğa yerinirim.
Aşkın ile avunurum.
Bana seni gerek seni.” 
Sevgili okurlarım, bu iki örnekten Osmanlıca yazılışı mı, yoksa Yunus’un Türkçesini mi anladınız?
        ***
Osmanlı, saltanatını sürdürebilmek için, Anadolu Türk köylüsünden vergi toplamış, Mehmetçiği asker etmiş, cephelerde ölüme götürmüştür. Peki, Mehmetçiğe ne vermiş? Sadece bir hiç. Bu nedenle Osmanlıyı bir ozan şöyle tanımlar:
“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eyeri galtak Osmanlı.
Ekme de yok, biçme de yok.
Yemede ortak Osmanlı.” Der. 
Bu örnekle Osmanlının Türk’e bakış açısını ne güzel yansıtmıştır. Osmanlı, Devşirme çocuklara sağladığı yaşam koşullarını, memleketin öz evlatları olan Türk çocuklarına sağlamamıştır. Türkleri eğitimsiz ve yoksul bırakmıştır. Fabrikalar kurarak bir istihdam yaratmamıştır. Hanlar, hamamlar, camiler yapmıştır. Yeniliklere “Gâvur icadı” demiştir. Osmanlı, debdebeli hayatıyla yaptığı borçları, gene de,  Mustafa Kemal’in kurduğu T.C. Devleti ödemiştir.
              ***
Sevgili okurlarım, asıl konumuz Olan Osmanlıca diline dönelim. Ne imiş? Mezar taşlarını okuyamıyor muşuz. Türkçe ile felsefe yapılamazmış. “Her boyaya boyandık, fıstıki kaldı yalnız.” El Ay’a giderken, Türk Milleti, Orta Çağın karanlığında, taşlı tarlada debelensin dursun öyle mi? Güneşimin aydınlığını kesme, gölge etme, başka ihsan istemem. Allah, insanı akıl ile yaratmıştır. Akıl, Allah’ın yeryüzündeki terazisidir. Allah, Kur’an’ın Yunus Suresinin 100. Ayetinde der ki: “Aklını işletmeyen toplumların üzerine pisliği dökerim.” Der.
İnsanlar, aklını kullanırsa, gecenin karanlığına değil, Güneşin aydınlığına gider. O aydınlıkta mutluluk, sevgi, saygı, dostluk, kardeşlik ve barış vardır. İnsanlığın da ulaşmak istediği ideali budur. Geçmişimizden ders alarak, geleceğe, istikbale bakmalıyız. Referansımız akıl ve bilim olmalıdır. İslam Dininin kurucusu Peygamberimiz Hz. Muhammed der ki; “İlim, Çin’de ise de git, ara, bul, öğren.” Der. Aziz Atatürk, te boşuna mı demiştir? “Hayatta en hakiki Mürşit ilimdir.”diye. Hacı Bektaşi Veli de, “Akıl ve bilimden gitmeyen, yolun sonu karanlıktır.” Der.  
              *** 
Sevgili okurlarım, insanlar birazda iyilikbilir, kadirşinas olmalıdır. İnkârcı ve nankör olmamalıdır. Atatürk Cumhuriyeti’nin eğitim ve öğretim nimetlerinden yararlanarak okuyup profesör olan İki kişiyi tanıtayım.
Birincisi, Prof. Mümtazer Türköne, Atatürk’e şöyle der: “  Atatürkçü olmak, benim için bir züldür.” der.
İkinci kişi, Tarih Prof. Cemil Koçak’ta Atatürk’ü şöyle tanıtır: “Çanakkale Savaşını Yarbay Mustafa Kemal kazanmadı. Mustafa Kemal, pısırık bir askerdi. Çanakkale savaşını, Alman generali Liman Van Sanders kazanmıştır.” Der. Bir başkası da, “Her 10 Kasım’da Anıtkabir’de sap gibi dikiliyoruz” DER. Yazacak daha çok çirkinlikler var ama yazmaya gerek duymuyorum. 
Ben az söyledim, siz çok anlayın… Duygularımı paylaşan okurlarımı saygı ile esenlerim.