• BIST 92.935
  • Altın 189,054
  • Dolar 4,8292
  • Euro 5,5991
  • Aydın 32 °C
  • İzmir 31 °C
  • FARKLI YÖRELER ŞENLİK HAVASI ESTİRDİ
  • MAKİNE PARKINA 6 MİLYONLUK YATIRIM
  • YOLLAR HASAT MEVSİMİNE HAZIRLANDI
  • FARKLI YÖRELER ŞENLİK HAVASI ESTİRDİ
  • MAKİNE PARKINA 6 MİLYONLUK YATIRIM
  • YOLLAR HASAT MEVSİMİNE HAZIRLANDI

OSMANLI DÖNEMİ MEDRESELERİNDE EĞİTİM

E. TURGUT TEKİN

Söke, Osmanlılar döneminde Cezair-i Sefid Ayeleti’nin Sığla Sancağı merkezi idi. Bu nedenle Söke’de eğitim kurumlarından olan üç adet medrese vardı. Bu Medreseler, İlyas Zadeler yönetiminde ve onların vakıfları durumunda idi. Bugünkü Koca Camii yaptıranlar, daha önce onun yerinde bulunan camii şerif ve yanı başındaki medreseyi de yaptırmışlardı. Müslüman Türklerde cami ve medrese, öğrenci yurtları bir arada ve bir külliye halinde idi. Medresede eğitim gören mollalar ve okutmanlar buralarda yer, içer, okurlar ve okuturlardı. Bunların bütün masraf ve giderleri bu medreseyi yaptıranların vakıflarınca karşılanırdı. Söke Müsellimliğini iki yüz yıldan fazla şerefli bir biçimde yapan İlyas Zadeler bu vakıfları kurmuşlardı. Söke’de, Kuşadası’nda ve Aydın’da bu zatlarca kurulmuş vakıflar vardı. Bu vakıflardan binlerce molla, hoca ve müderris yetişmiştir. Camilerin yapımına, hocalara, müezzinlere, medrese hocalarına ve burada eğitim gören mollalara devlet yardım etmez, bütçeden ödenek vermezdi. Ya doğrudan o bölge sakinleri ya da bu vakfı yaptıranlar karşılardı. İlyas Zadelerin vakıf senedinde bu konu çok açık olarak belirtilmiştir. Bin altı yüzlü yıllarda yaşadığını sandığımız Müderris İbrahim Efendi Söke’de ve Kuşadası’nda da bu vakıflarda hocalık ettiği sanılıyor. O dönemde bazı medreseler bugünkü gibi dalında birer fakülte gibi idiler. Medreseler hakkında bana özel anılarını anlatan ve Söke’mize çok yararlı olmuş bir müftümüzün bana anlattıklarını burada anlatarak bu kültür hakkında sizlere bilgi aktarmış olacağım. Rahmetli Koca Müftü Müderris Mustafa Efendi’yi herkes bilir. Yine rahmetli Söke’nin gururu vali Recep Yazıcıoğlu’nun babası. Onunla bir çok sohbetimiz olmuştu. Boş zamanlarında arasıra da olsa yanıma gelir ve sohbet ederdik. Rahmetli 1998 yılında hakkın rahmetine kavuşduğu zaman, oğulları ile Maraton TV’de üç saatlık bir program yaptık. Daha sonra hakkında yazılanlarla, benim yazdıklarım bir kitap olacak boyuta ulaştı. Bunları toplayıp bir kitap taslağı halinde rahmetli Denizli valisi iken Recep Bey’e incelemesi için verdim. Ondan sonrada o acı kaza oldu ve valiyi kaybettik. Benim hazırladığım kitapta o sırada kayıp oldu. Aramama rağmen ne yazık ki bulamadım. İşte o kitaba aldığım bir bölümden bu medrese kültürü ile alakalı olarak şu bilgiyi aktarmam konu ile alakalı olarak yararlı olacağına inanıyorum. Koca Müftü Müderris Mustafa Efendi Medreseler hakkında bana şu bilgileri anlattı:

-Ben,Trabzon İli’nin Sürmene ilçesinde doğdum ve orada medresede okudum. Ben yedi yaşında iken Müderris İdris Efendi’nin Medresesine kayıt oldum. Bu medrese ve onun hocası o yıllarda etrafına ışık saçıyor ve aydınlatıyordu. Ezan, kamet, Kur’an, Mevlüt, hutbe, vaaz, öğrenmekle işe başladık. Bu ilimlerde yeterli düzeye geldikten sonra, Arapça, tefsir, İslam Hukuku, Fıkıh, Akaid özellikle hitabet, hadis ve kur’an tefsiri okuduk. Orada öğrendiklerimiz bugün bazi politik amaçlarla horlansa da, yadırgansa da, insan ruhunu eğiten, Tanrı saygı ve sevgisini öğreten, insanının etine ve kanına katan bir öğretim kuramı idi. Zor bir eğitim biçimi idi. Kutsal kitapların birinde derkiLDağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden aşar.) Bu cümle insan azminin, iradesinin gücünü göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır. İnsanlar isterse çok şeyler yapabilir. Yolun dağın üzerinden aşması, uçakların aman vermez dağları hiç etkilenmeden uçup gitmesi hep bu azme birer örnektir. Ben, o medresede tam yirmi yıl bir çok ilim üzerinde çalıştım.

Koca Müftü Müderris Mustafa Efendi’de bu irade vardı. Bu irade, insan azminin gücünü göstermesi bakımından anlamlıdır. Onu, bu sağlam irade sahibi kılanda kuşkusuz ki başta imanı, bu imanı sağlayanda çocukluğunda başlayıp yetişkinliğinde devam eden ve mezara kadar devam eden eğitim aşkı olmuştu. Medrese ona bir iman vermiş ve o imanın gereği olan azimli, plânlı okuma araştırma alışkanlığı kazandırmıştı. Bu arayışta Tanrı vardı, Tanrı’nın rızasını kazanma vardı. Kur’an felsefesine uygun mükemmele erişme vardı. Aynı azmi Mevlana’da, Yunus’ta, Akif’te, Gökalp’te görmekteyiz. Kavas Dede ve Müderris Koca Müftü Mustafa Hoca Efendi’nin yetiştiği bu Medrese kültürünü daha iyi analiz edebilmek için o medrese felsefesini tatmak gerekir. Yedi yaşında okuma zevkini tatmış, o ilahi ruha teslim olmuş, küçük molla Mustafa Efendi’yi yirmi yıl oraya bağlamış olan orada verilen ruh ve felsefenin yanında terbiye idi. Burada islamın disiplinli ruhu ile birleşen saygı ve sevgi bugünün pedegojisinden çok farklı idi. Yunus’a kırk yıl hiç eğri bir dalı bile olmayan odun taşıtan bu ruh ve felsefe  insanın sabır kazanında kaynatıp pişiriyor ve olgunlaştırıp kamil insan mertebesine ulaştırıyordu. O yıllarda ve ondan önceki yıllarda da Türk-İslam felsefesinin temeli buydu. Halkımız kendi camisini, kendi medresesini Allah rızası için kendisi yapıyor, orada görev yapanların emeklerini de yine kendileri ödüyordu. Kavas Dede’nin yapıtlarını tanıtırken dedemin kitaplarından da söz etmiştim. Bu medrese kültürünü daha iyi anlata bilmem açısından büyük annemin bana anlattığı ve dedem Müderris Emrullah Hoca Efendi’nin ders okuttuğu bir medreseden burada söz edeceğim. Dedemin el yazması notlarından sadeleştirerek veriyorum. Rahmetli günümüzden yüz on yıl önce şunları yazmış:

“Doksan üç Savaşı’ndan sonra Ruslara savaş tazminatı olarak verilen Kars, Ardahan ve Batum’u Ruslar plânlı olarak yerli halkı göçe zorlayarak, onlara arazileri karşılığında altın vererek Sarıkamış’ta bulunan hududun ötesine yani Osmanlıya göndermeyi özendiriyorlardı. Bunlara inanan bazı ailelerde yükete yüngül, pahada ağır taşınabilir mallarını alıyor ve göçüyorlardı. Bazen bir köy halkı toplu, bazen de bir köyden birçok aile birden göçüyordu. Sesi güzel olan fakat olayın politik yönünü kavrayamayan bazı saz şairlerini paraya boğarak, bu göçlerle ilgili destanlar bile yazdırtıyor ve göçün kolaylaşmasını sağlıyorlardı. (Ne durusun hicret eyle) adlı destan buna en güzel örnektir. Boşalan bu köylere Ruslar, Rus, Ermeni ve Gürcü asıllı insanları getirip doldurarak buradaki Türk, kürt ve Türkmen olan yerli Müslüman nüfusunu azaltmaya hatta yok etmeye çalışıyorlardı. Alparslan’ın 1064 yılında binlerce şehit kanı dökerek alıp bize armağan ettiği bu güney Kafkasya böylece elimizden çıkmaya, Müslüman halk göç etmeye başlamıştı. Bu acı günlerin yaşandığı yıllarda, ben Posof Medresesi’nde Tefsir Dersleri Müderrisliği yapıyordum. Medresde 70 molla vardı. Ramazan ayında bu mollalar, Kars, Ardahan, Ahısha, Tiflis ve Batum köylerini gezer, birer gece terevi den sonra Kur’an ve ilahiler okur, halktan da medrese için yardım toplarlardı. Daha önceki yıllarda böyle medreselere Posof, Ardahan ve Ahıska Beyleri yardım yapıyordu. Fakat Rus idaresi bu yardımları yasaklamış hatta birçok medreseyi kapatıp dağıtmıştı. Hernedense bize dokunmamışlardı.

        (Devamı Var)

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1995 Gerçek Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 736 54 81 | Faks : 0 532 736 54 81 | Haber Scripti: CM Bilişim