BEN BEN BEN....

 

 

Eskilerden mahallemizin çevresinde olan olayları günün içinde anında öğrenebilirken şimdi dünyanın en ücra köşelerinde yaşanan olayları anında evimizden izleyebiliyoruz.

Eskiden aya gidileceğini söyleyenlere karşı “kalbine şeytanlar girmiş, günahkâr oluyorsunuz, günah, işliyorsunuz” diye ahkam kesiyorduk. Şimdi biz neden uzaya gidemiyoruz diye “vah vah”lar ediyoruz.

Bilgi çağında beynimizde oluşturduğumuz hedef saati saatine uymadan değişebiliyor. Bu gün ben şu işi yapayım diye hedeflediğiniz  ufuk bir anda kararabiliyor. Ufkunuz batıdan direk doğuya dönebiliyor. Tam günümüzde yaşadığımız güncel olaylarımız gibi.

Ben de hayallerimde bile yaşatamadığım bir yola girdiğimi elime kalem alıp gazetelere yazı yazmaya başladığımdan sonra anladım. Çevremdeki dostlarım, ailem, benim kalem aşığı olacağımı tahmin bile edemezdi.

Gerçi öğretmendim, öğrenci yetiştiriyordum amma, gazete sütunlarını doldurabileceğimi, kırk yıl düşünsem aklımın ucuna bile gelmezdi.

Akşam eve gidip, koltuğuma oturduğumda ilk işim tavanda asılı duran lambaya bakıp, onu keşfedenlere teşekkürlerimi sunmak oluyor. Sonra da, gelişen bilim çağının hızlı gelişimine nasıl uyduğumuz hayretlerle sorguluyorum. Sonunda da “eh be Nevzat, sende yazıyorsun ha…?” diyebiliyorum.

Kendi kendime konuştuğumu duyan Hatunun “Ne, neler konuşuyorsunkiminle?” soruları vız gelip, tırıs gidiyor. O kadar kolay mı yazı yazmak, şiir döktürmek, hikayelerini sıralamak diyorum içimden. Sonra eleştirenlere aklım takılıyor. Acaba yapılan eleştirilerinde haklılar mı? diyorum. İnsan yazacaksa çok okumalı ve çok da gezmeli diyorum, kendimi ukala kabul ederek.

İlk zamanlarda yazmış olduğum yazılarımın kısa döngüler içinde olduğunu görünce, bu düşüncemin bir ukalalık olmadığını, çok doğru bir yol olduğunun söyleyebilirim. Bu yüzden de kendime görev yükleyerek, her akşam muhakkak ayın popüler kalemlerden kesitler okuma alışkanlığı yarattım kendimde. Ayda en az iki kitabı da harman etmeliyim.

Sonra, sabah kalktığımda, ilk işimin İnternet gazetelerini dolaşmak olduğunu kabullendim. Zaten güncel olaylar sayesinde kalemlerin “bu gün yazamayacağım” deme lüksü kalmadığı için, mecburi yazmak ihtiyacını duyuyor insan.

Tabi kendini bilmez, yazmaktan yoksun, kahve köşeleri gazeteciliğini yapan samimi dostların “yazıyor da ne oluyor” karın ağrılarına kulak tıkayıp cevap bile veremiyorum.

İşin aslına bakarsanız biz amatör yazarların elindeki mermisi kitapları ve kendilerini  kat kat   aşmış ustalarıdır. Tabi benimde yazım dönemlerimde kendine örnek aldığım ustalarım vardı.

Mesela ilk  yazım yıllarımda ilgi ile takip ettiğim Enis Berberoğlu, Yavuz Donat, Emin Çölaşan ve Metin Yılmaz olmuştur. Tabi bu arada rahmetli Ahmet Kabaklı’da gönüllerimizde sultandı. Tarafsızlığımı her zaman koruduğumu, daima doru ve doğru olanları yazacağımı kendime yol bildim. Bu yüzden de, bazen bu kafayla, bazen de şu kafayla yazıyor diyerek eleştirenlere teşekkürler ediyorum.

Okuyucularım şunu iyi bilmeliler ki, hiçbir siyasi olgunun kalemi olmadım, olmayacağımda.

Anlayacağınız, ben ABD oyunlarına gelip piyon olmadım ve olmayacağım. Doğru bildiklerimi de tek tek yazacağım.

Son günlerde bir takım güçlerin yönettiği gizli kapılar ardındaki planlarına da hiç mi hiç basamak olmadım. Olanları tarihler boyunca izliyoruz.  Hatta günümüzde yaşıyoruz. Bir zamanlar Fransa’nın soy kırımından kaçıp da Osmanlıya sığınan Siyonist babalarının bu gün Türkiye’yi düşman ilân ettikler örneği yeter  de artar bile. ABD nin BOP plânlarında “vatanınız elden gidiyor” diyen kurdurduğu örgütlerin de  nasıl aşağılandığına şahit oluyoruz. Nato’nun gün gelir de lazım olur diye postaladığı silahlara da şahit oluyoruz.

Tam Ekonomik krizin yükselişe geçtiği günlerde ardı arkasına gelen bu gelişmelere ben, gazete reytingleri diyorum, başkaları başka bir şeyler diyebilir, gündemden düşmesi zihinlerde acaba bazı yerlerin tavsiyesi mi? Sorusunun canlanmasını yaratıyor. Haksız mıyım acaba, diyorum kendi kendime ama, haksız olmadığımı her geçen gün de anlıyorum.

İşte ben dediğim ben. 

KİMLER ETKİLEMEZ

Ben etkilenmem. Çünkü ben…

İnanın bu değişimlerden bizler etkilenmeyiz. Benim gibilerimiz etkilenmez. Çünkü…

Holdinglere ortaklığımız yok ki, batarız düşüncesi ile geceleri uykusuz geçirelim. Paramız yok ki, kaybolacak diye korkalım. İş yapabilmek için devlet kapılarını aşındırmıyorum, ihale kapmak için. Ödemelerimi inanın TL cinsinden kuruş olarak yapıyorum. Öyle büyük paralara (Euro, dolar) akılım ermiyor ki, yarın kaç lira olacak diye düşüneyim. Karnım ağrıdığı zaman nane limon kaynatırım, başım ağrıdığı zaman hanımın yemenisini başıma sararım, üşüttüğüm zaman iki yorganın altına yatar, bir aspirinle terler hafiflerim. Hastanelerde tedavi olup, özel otel odalarında istirahat etmeyi hiç bilmem. Kul hakkı yemem, makamlarda asla gözüm olmaz. Bazı inançları kendime kılıf yaparak kazanç yolu aramam. Azla geçinmeyi, aza kanaat etmeyi kendine yol bilirim. Hırsızlığın nasıl ve ne olduğunu bilirim ama, yapmaktan Allah’a sığınırım. Üç “Y” dedikleri konuların çilesini doya doya yaşayım, Allah’a şükrederim. Haddimi bilip kimsenin tavuğuna kışt demem. Tek amacım hayatta kalabilmek, bugünkü rızkımı alnımın teri ile çıkarıp, yarınıma çıkacağıma da şükrederim. Arabam, yatım, katım olmadığı için de yıllık vergilerden kaçma gibi bir alışkanlığım olamaz. Dünyada, hatta Türkiye’de olup bitenlerden  hiç etkilenmem. Çünkü ben rahmetli Özal’ın dediği “ORTA DİREĞİM” şimdi ise alt gelir sınırında yaşamaya çalışan FAKİRİM…

***

Not: Bu yazımı bana mektup yazan K . Aydın  adlı okuyucumun ricası üzerine yazdım. Kendisine teşekkürler ediyorum.