Bir dev, iki saatte anlatılamaz

E. TURGUT TEKİN

 

Söke Kaymakamı Celil Ateşoğlu'nun yönettiği 'Bir yazar, bir bürokrat, bir kitap' adlı paneli, Söke Efes Sineması'nda 21 Şubat 2007 Çarşamba günü izledim. Sinema salonu ve balkonu doluydu.

Başta Aydın Valisi Sayın Mustafa Malay oymak üzere, birçok valiyi seven insanlar katılmıştı.

Panel iyi düşünülmüş, hazırlanmıştı. Ama ne yazık ki, katılımcı konuşmacılar yeteri kadar hazırlıklı değildi. Belki bana öyle geldi. Öyle gelmesinin tek nedeni, benim rahmetliyi çok iyi tanımamdan, 55 yıllık hayatının verimli dönemlerini bizzat kendisinden dinleyerek, biyografyasını yazmış olmamdan kaynaklanıyordu. Babası rahmetli Koca Müftü Mustafa Yazıcıoğlu'nun ölümünden sonra, Yazıcıoğlu Ailesi başta rahmetli valim olmak üzere, bana kapılarını açıp baba Koca Müftü'nün çocukluğundan itibaren aşağı yukarı bir asırlık dönemi anlattılar. Ayrıca gerek baba Yazıcıoğlu ve gerekse sayın valim ile komşu olmamız dolayısıyla iyi bir dostluğumuz vardı. Rahmetli babası yanıma ara sıra gelir, geçmişten bazı şeyler anlatırdı. Otoriter bir insandı ve Recep Yazıcıoğlu'nun yetişmesinde onun çok emeği ve etkisi vardı. Onun şu sözü, 'Düşersen düş kırıl, sakın eğilme' aile için bir rota olmuştu. Çocuklarının dördünü de müftülük maaşı ile okutmuş, Recep Bey'i vali, Sayit Bey'i Diyanet İşleri Başkanı (sonra milletvekili), Leyla Hanım'ı öğretmen, Selma Hanım'ı doktor yapmıştı. Bence Recep Bey'in kişiliğinin oluşmasında babası rahmetli Koca Müftü'nün etkileri çok önemli boyutlarda olmuştur. Bu konuyu Maraton Televizyonu'nda yapmış olduğumuz açık oturumlarda bizzat kendisi anlatmıştır ve kaset bende mevcuttur.

Ben, burada sayın valimin hayatı, kişiliği, yaptığı icraatların detayları üzerinde durmayacağım. Onun Tokat Valiliği, Aydın Valiliği, Erzincan Valiliği, Denizli Valiliği yılları birçok örneklerle doludur. Ayrıca yazdığı kitapları, konuşmaları, özellikle 'Sil baştan' adlı yapıtı onun düşüncelerini, görüşlerini yansıtmaktadır. Özellikle televizyon programlarında ekranları sallayan siyasetçilerin yüreklerini hoplatan konuşmaları vardı. İşin bu yanı, şu anda benim konum dışında kalmaktadır. Benim bu yazı dizisinde ortaya koymak istediklerim KÖPRÜ Dizisi ile işlenen konu olacaktır. Halktan gelen tepkiler, bazı sitemler, özellikle Erzincanlılar'ın sızlanışları beni böyle bir yazı yazmaya zorladı. Nedenine gelince, ben liseyi Erzincan'da okudum. Liseden sonra on yıl Erzincan'da görev yaptım. Ayrıca eşim de Erzincanlı'dır. Gerek bir öğretmen gerekse bir gazeteci olarak Erzincan'ı ve Erzincan Halkı'nı yakından tanırım. Erzincan Garnizon Komutanlığı yapmış Tuğ. Gen. Nabi Alpartun'un ve Erzincan'ın değerli valilerinden Mustafa Yörükoğlu'nun özel muhabiri olmam nedeniyle de, Erzincan İli'ni karış karış gezmiş, Erzincan Halkı'nın devletine ve milletin ne kadar saygılı, özverili olduğunu, cumhuriyete ve Atatürk'e bağlılığını bizzat yaşayarak görmüştüm.

Erzinca'da halk-devlet ilişkisini Garnizon Komutanı Tuğ. General Nabi Alpartun başlatmış, 13 Şubat Şehitler Anıtı'nı hem Ermeniler'in şehit ettiği Erzincanlılar, hem de 1939 depremi şehitlerinin anısına dikmişti. Erzincan Halkı kendine hizmet edenleri sever ve sayardı. Gerektiğinde öl desen, ölürlerdi.

Rahmetli Aydın'dan sürüldüğü zaman çok üzgündü. Gitmeden önce Aydın Caddesi'ndeki Çınarlı Kahve yanındaki dükkanıma gelmişti. konuyu açıp anlattı. Üzgündü, üzgün olmaması da mümkün değildi. Prof. Kenan Mortan ve ekibine, Türkiye'de ilk defa olmak kaydıyla Aydın İli Stratejik Planı'n' yaptırmış, birer suretini Başbakan rahmetli Özal'a, İçişleri Bakanı rahmetli Adnan Kahveci'ye, Aydın Milletvekilleri'ne, Aydın, Nazilli ve Söke Belediye Başkanları'na göndermiş, bu çok emek verdiği planı uygulamaya koymuştu. Üzgünlüğü bundandı. Onun bu ilden gitmesi ile bu planın rafa kaldırılacağından hatta atılacağından endişeli idi. Onu alıp, istasyondaki Gar Lokantası'na götürdüm. Yemek yerken ona, Erzincan'daki birlikte calıştığım valileri ve Tuğ. General Nabi Alpartun Paşamı anlattım. Bu paşam ki, Ankara'da tabancasını çekip, İsmet Paşa'yı kurtaran kişiydi ve müthiş Atatürk ve Halit Paşa hayranıydı. Ona Gar Lokantası'nda şunları söyledim:

- Erzincan Halkı, rüzgar bekleyen bir yelkenli gibi seni bekliyor. Oraya git, onların yelkenini güçlü rüzgarınla şişir ve önder ol. Belki biraz zorlanacaksın ama, kadirşinas Erzincan Halkı seni bağrına basacaktır. Aydın'dansa, Erzincan'da daha çok yararlı olursun. Burada, politikacılar seni rahat bırakmazlar. (Ben, o politikacıların kimler olduğunu çok iyi biliyor ve onların burada adlarını anmaya tenezzül etmiyorum. Çünkü onlar, valiyi buradan sürdürmekle Aydın'a, özellikle de Söke'ye büyük kötülük ettiler. Aydın'da bir Hüseyin Aksu onu anladı. Onun stratejik planından yararlandı ve bugünkü modern Aydın doğdu.)

O gece rahatlamıştı. Ertesi günü Ekrem Karakaş Ağabeyimiz'e uğramış, onunla vedalaşıp, bana gelmişti. Giderken şöyle dedi:

- Çok rahatladım. Erzincan'a beklerim. Haydi Allah'a emanet ol. Orada da işime yüreğimle sarılacağımdan hiç kuşkun olmasın.

ERZİNCAN YILLARI

Arasıra da olsa vali beyle telefonda konuşurduk. O, bildiği doğru yolda adım adım değil, koşar adım yürüyor, zorlukları yenmeye, güçlükleri kolaylamaya çalışıyordu. Bir yıl sonra ziyaretine gittim. Yaptıklarını dostlarına, arkadaşlarına göstermekten, anlatmaktan mutlu oluyor, bir yanardağ gibi içindeki volkanı dışa atarak rahatlıyordu. Beni Ekşisu'ya (Erzincan Bögert Maden Suyu Tesisleri) götürdü. Orada yapılan çalışmaları gösterdi. Lokantasında birlikte yemek yedik. Sonra Horhor'a götürdü. Erzincanlılar orada çıkan, sağlık açısından çok yararlı olan sıcak kükürtlü suya horhor diyorlardı. Bu suda yıkandık, sonra kente döndük. Ertesi gün çağlayan Grlevik Şelalesi'ne, Kılıçkaya Dağı'na ve düşündüğü kayak merkezine gittik. Yapmayı düşündüğü tasarılarını bir bir anlattı.

Erzincan İli'nin çok ilginç bir çoğrafyası vardı. Merkez ilçe ile Üzümlü (cimin, üzümü ile ünlü olan) İlçesi ovadadır. Doğudaki Tercan, Çayırlı, Karakulak, Otlukbeli gibi ilçe ve yerleşim merkezlerinin ulaşım sorunu yoktur. Refahiye İlçesi de öyle. Ama Kemah, İliç, Kemaliye (Eğin) İlçeleri'nin ulaşım sorunları vardır. Bu sorunlar bugün bile bu bu çetin doğa koşulları nedeniyle çözülmüş değildir. Keban Barajı, Karasu Vadisi'ni güneyden İliç yakınlarına kadar doldurmuş, ünlü Eğin Kalyonu ve Vadisi sular altında kalmıştır. Divriği Çayı ile Karasu bu nedenle ayrı ayrı göl boğazına dökülmüş, ulaşım daha da zorlaşmıştır. Mercan ve Munzur Dağları'nın boğazındaki Kemaliye ve buna bağlı 23 köy ulaşımdan yoksun kalmıştır. Başpınar, Dutluca ve Gedikler bu nedenle Erzincan'a çok uzakta kalmaktadır. Çemişkezek, Hozat, Tunceli istikameti ise, daha çetin bir çoğrafyaya sahiptir. Ben, Tunceli'de stajer öğretmen iken, Ovacık, Hozat, Çemişkezek ve Pertek'i gezmiş, yaşlılardan 1937'deki Dersim İsyanı ve çatışmalarının cereyan ettiği Kutuderesi ve Hozat Dağları'nı incelemiş, isyanı çıkaran Şeyh Rıza va karısı Besi hakkında bilgiler toplamıştım. Munzur Çayı Vadisi ile Doğu Fırat Vadisi arasında kalan bu sert ve dağlık alanda o yıllarda PKK'cılar üst kurmuş, oradaki köyleri 'Kurtuluş Bölgeleri' ilan etmiş, halkı da vergiye bağlamıştı. Çetinkaya, Divrik, İliç ve Kemah Boğazları'ndan geçen demiryolu da hemen hemen o yıllarda terör örgütünün konrolüne geçmiş gibiydi. Sonraları Sansa Boğazı da aynı durumdaydı. Sayın Vali Recep Yazıcıoğlu, işte böyle zor bir coğrafyada görev yapıyordu.

Bu çetin çoğrufyanın kuzeyinde arkadaşım, dostum Vali Recep Yazıcıoğlu; güneyinde Tunceli'de annemin öz teyzesinin oğlu ağabeyim Cengiz Bulut görevdeydi. Bu iki canciğerim valilerin görev bölgeleri, benim basını izlememe neden olmuştu. Gençlik yıllarımı yaşadığım, beş kiloluk yayın ve aynalı sazanlarını avlayıp yediğim canım Fırat Havzası'na ne olmuştu ve neler oluyordu. Halka baskı yapan, insanları katleden bu kişiler kimdi, yıllarca kardeş kardeş yaşamış bu insanlardan neler istiyorlardı ve neden Dersim 37'nin cereyan ettiği bu çoğrafyayı seçmişlerdi? Düşündürücüdür!...

Köprü Romanı'nın yazarı Sayın Ayşe Kulin, bu bölgeyi benim kadar gezip görmediği, on yıl yaşamadığı için derinlemesine veremezdi. Roman hafif ve yetersiz kalınca, dizinin senarist ve yönetmenleri olayı daha geniş boyutları ile ele alıp, işlemişlerdir. Hozat Bölgesi olarak düşündüğümüzde, Erzincan'dan birçok yönde ayrılacağı açıktır. Küçük bir romandan taşarak, o günlerin Türkiye'sini yansıtması açısından baktığımızda da, romana birçok yeni öykü ve olay katılarak zenginleştirilmiş olması da normaldir. Senaryo yazarı ve yönetmen ustaca öyküleri birbirine bağlayıp, ortaya koymuştur. Ama ne var ki, iki temel unsur, bazı olanaksızlıklar yüzünden yeteri kadar ele alınıp işlenmemiştir. Temelde yadırganan budur. Bu iki temel konunun birincisi dil, ikincisi mekan konusudur. Ben, bu iki konunun üzerinde durmak istiyorum.  * Devamı yarın