CAFER "USTA"...

FARUK HAKSAL

İşte size gerçek bir "mülteci"...
Bugünün Nişantaşı'ndan [ufak aralıklarla da olsa] firar ederek o küçük Yunan kasabasının ardına konuşlanmış bir kıyı-varoşundaki kampa sığınarak yaşamını sürdüren bir kültür mültecisi...
Kendisi, kendisine mülteci değil, kaçak, dedi.
Nereden kaçıyordu ki?..
Benim gördüğüm kültürsüzlükten...
Görgüsüzlükten.
İnsan olamamaktan; kendini yetiştirmeye kafalarına takmayan "sürü"den...
Uygarlığın kenarına tutunmuş, kendi el-emeği camperi ve yine kendi el emeği ürünü olan gölgeliği, kendi yarattığı o şirin rüzgar-gülü ve mukavva kutularından üretip ağaç dallarına astığı sebzeliği ve yine aynı mukavva kutularının ters çevrilmiş türevlerinden yaratılan küçük sehpalar ve Cafer "usta!.." Ve sahici-kampçı eşi, yaşamakta olduğum tatil sürecinin son haftasını renklendirdiler.
Bu renklilikle yüreklendim azıcık.
Demek, nesli tükenmedi bu nitelikteki insan manzaralarımızın... 
Demek, hala birbirine yaşama sevinci aşılayacak yürekler var, bilinçler var...
Heyecanla paylaşacağımız değerlerimiz var.
O değerleri yüksekte tutmak isteyen enerjimiz var; gücümüz var; sevinçlerimiz var.
Evet, var!
Bir köşeyi döndüğümüzde karşımıza çıkıverecek insan-kardeşlerimiz var.
Umudumuz var.
Beklentimiz ütopik değil; soyut değil; tamı tamamına, taptaze ve gerçek.
İşte kanıtı: Mülteci Cafer usta...
O'na usta takma adını yakıştırdım.
Çünkü hünerli usta elleri var.
Ve sanıyorum, şu anda hayatın biraz kenarına çekilmiş bir görüntü de çizse, buz gibi [dolu dolu] ustaca yaşamış hayatını...
"Para ile satın alınamayacak" nitelikte bir hayat tutturmuş kendisine.
Tüttürmüş keyfini...
Acıları da vardır mutlak yaşamının; ama değil mi ki, o burada ve halen böyle yaşıyor; bunu başarıyor... Ve yaşamından mutluluk üretiyor...
Vız gelmiş, tırıs gitmiş acılar:
- Ko yesun Cafer Usta; koy ver gitsin..