ÇAĞDAŞ SİLAHLAR ve GERÇEK DEMOKRASİ

FARUK HAKSAL

 

Demokrasi ve hele hele insan hakları kavramları günümüzde medyanın elindeki en tehlikeli silahlar haline gelmiştir.

Medya, demokrasi adına ve onu kullanarak yeni efendilerinin hizmetinde işine devam etmeyi sürdürmektedir.

“İş” halkın kafasının biçimlenmesidir.

Basın özgürlüğü, bu işin koltuk değneğidir.

Her türlü yalan, dolan ve yönlendirme, bu kanallardan geçerek halkın kafasını şekillendirmekte, geniş kitleleri kültürel anlamda devşirmektedir.

Medya, bu post/modern “iş”in görülmesini teminen holdinglerin kontrolüne geçmiş, egemenliğini genişletmiş ve keskinleştirmiştir.

Hatta o derecede ki, zaman zaman siyasi iktidarın medyanın gücü karşısında ipleri elinden kaçırdığı ilginç manzaralara dahi tanık olunabilmektedir.

 

İnsan hakları bayrağı ise, ulus-devletleri delip geçen bir mızrak olarak kullanıla/gelmektedir.

“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” insan haklarını koruma gerekçesi ile tedavülden kaldırılmıştır. Bunun en açık örneği, şu anda kışa girmiş olan “Arap Baharı”nı oluşturan ülkelerdir.

Irak’tır.

Suriye’dir.

İnsan hakları kavramını, sahip oldukları silahlı güçler ve onlardan daha hızlı ve kalıcı bir biçimde “iş bitirici” medya üzerinden kullanan emperyalist koalisyon, çiğnedikleri topraklarda insan hakkı bırakmamışlar, kan, barut, işkence, ırza geçme ve talan yöntemini hunharca uygulamışlardır.

Dünya kamuoyu, gücün ve medya yönlendirmesinin etkisi ile bütün bu olup bitenlere karşı seyirci konumuna itelenmiş, demokrasinin kendisine sağladığı hak ve imkânları kullanamaz hale getirilmiştir.

En önemli “çağdaş” gelişme ise, halkın siyasete uzaklaştırılması yönteminin becerikli bir biçimde uygulanmış olmasıdır.

Birey, siyaset meydanında etkisizleştirilmiştir.

 Yurttaşlar, siyasetin yapılanmasında liderlerin hegemonyasına çarpmış, özgürce düşünce oluşturma konusunda medyanın beyin yıkama faaliyetleri arasına sıkışmış, düşündüklerini ifade edebilme özgürlüğü konusunda ise, hukukun koruyuculuğundan arındırılmıştır.

 

Dolayısıyla günümüzün insanı, “kendi kendini yönetme” sisteminin alt katlarına istif edilmiş, yöneten ve katılan değil, yönetilen ve güdülen bir konuma sürüklenmiştir.

İnsanlar, tarihi gerçekçiliğin [sebep/sonuç ilişkilerinin] dışına çıkartılmış, Süleymanların peşinden harem entrikalarının magazin çamuruna bulanmışlardır.

Ve böylece de demokrasilerin, özgürlüklerin, eşitliğin, kardeşliğin ve sosyal devlet idealinin asıl hedefi ve sahibi olması gereken bireyler, yaratılan sanal cennetin bön bakışlı mutlu kişileri düzeyine indirgenmişlerdir.

 

Bu cennette yurttaş, siyasetin bir tek tuğlasını dahi değiştiremeyeceğinin hayal kırıklığı içindedir.

 

Sözünü ettiğimiz sanal mutluluğun içinde birey, gerçek demokrasiden vazgeçmek ve kişisel özgürlük talebini rafa kaldırmış olmakla kazasız/belasız “yaşayıp gideceğini” tasarlamakta ve böylece de pasif, edilgen ve “bana dokunmaya yılan bin yaşasın” felsefesinin kaldırımlarında sefil bir yaşam sürdürmeyi kabullenmiş durumdadır.

Günümüzün insanının siyasete karşı sağırlaşmış olmasının temelinde dönen [ya da döndürülen] çark budur…

Ve cümle ev halkının her gece inanılmaz bir tevekkül içinde renkli camın karşısında esneyip, pineklemesinin başlıca nedeni de budur