“EF” KLAVYE NEDİR ve NİÇİN ÖNEMLİDİR?..

FARUK HAKSAL

Karşımda boş, bembeyaz ve lekesiz bir sayfa duruyor.

İçine (henüz) bir tek günah, hata ya da dizginlenememiş hoyratlıklar yazılmamış.

Bomboş bir “a – 4” kağıdı…

Ve ayaklarımın dibinde henüz yaşanmamış bir günlük hayat dilimi.

Bir de klavye denen, bildiğimiz daktilo tuşları…

Ancak klavye, “EF”!..

Yani, “Q” değil…

Neden böyle?..

Çünkü, “EF” klavye bize mahsus.

Peki, biz kimiz?

Biz bir “ulus”uz... Yani, millet!..

Neden bizim ulusun klavyesi “EF”?

Çünkü, dilin epistemolojik ya da bilmem hangi morfolojik ya da “lojik” yapısı üzerine ihtisas yapmış bilim adamları yıllarca süren zahmetli bir inceleme-araştırma sonucunda harflerin, Türk diline en uygun nasıl yerleştirilmesi gerektiği konusunda “bilimsel” bir sonuca vardılar, da ondan...

Demek ki, bizi birbirimize bağlayan ya da bize ait olan dilin klavye kullanılarak yazılmasına en uygun düşen yerleşim şekli bu...

Peki, niçin yeni yetişen kuşak “ef” klavyenin varlığından habersiz?

Neden, EF klavyeyi değil de, “Q” klavyeyi kullanıyor?

Çünkü, kültür emperyalizmin yoğun baskısı altında yetişen bu çocuklar, maalesef, kendilerinin olan ve kendilerine özgü olan değerlere, niteliklere ve özelliklere bu ölçüde uzak düşüyorlar...

Bu her şeyde ve her alanda, bizi ulus yapan, bizi birbirimize bağlayan her kültürel ilmikte bu böyle...

 Bu kuşak, ulusal müziğimizin özüne, köklerine uzak; tutturmuş bir “popo” müziği, sürüklenip gidiyor.

Bu kuşak, ulusal edebiyatımıza yabancı; tutturmuş bir televizyon dizisi sığlığı, yuvarlanıp gidiyor.

Bu kuşak, ulusal değerlerimizden, kültürel köklerimizden kopmuş; tutturmuş bir tüketim toplumu savurganlığı, sıfırı ha tüketti,  ha tüketecek...

Ve bu kuşak; aklın aydınlığından, dünyanın ve ülkenin sorunlarından habersiz; tutturmuş bir günü yaşama kolaycılığı, sırtı ve mabadı ha nasır bağladı; ha bağlayacak...

Karşımdaki boş, bembeyaz ve lekesiz “a – 4” kağıdının birazı doldu; birazı karalar bağladı ve birazı da lekelendi...

Ya da ben böyle hissediyorum.

Eylem içinde her zaman böyle bir risk vardır.

Bir şey yapmaya kalktığınızda, bir düşüncenin üzerine gittiğinizde, her zaman hata yapma ve bir şeyleri bozma riskiniz vardır.

Ancak, hareket içindeki bir hata dahi, hareketsizlikten yeğdir.

Çünkü eğer bir şey yapıyorsanız; yani hareket içindeyseniz, onu düzeltme imkanınız da var, demektir.

Ama hiçbir şey yapmıyorsanız; hiçbir şey yapmadığınız için, [demek ki,] hiçbir şey yapmama gibi “tarifsiz kederler içindesiniz”... Ve de ilaveten, gayetle karmaşık bir konum düzlemindesiniz...

Tanrı sizi korusun...

Ancak, bu konuda da bir belirsizlik mevcuttur...

Çünkü, “Tanrı”nın, böyle durumlara müdahale ederek, radikal çözümler ürettiği sık rastlanan bir vakıa değildir…

İnanmıyor musunuz?

Gidin en yakın bir ulemaya, sorun bakın, ne cevap alacaksınız?

- Her şeyde bir hayır vardır, din kardeşlerim… Sizlere hayırlı günler dilerim…

Mesele “hayır” demek değil; “evet”leri birbirine eklemek, birleşmeyi, uzlaşmayı ve hep beraber olabilmeyi sağlayacak sabrı, yumuşaklığı, ilkeliliği ve hoş görüyü edinebilmek ve eylemlerimizin pusulası haline getirebilmektir…

EF klavyeden başlayan yolculuk, emperyalist kültürün sırat köprüsünü aşarak, bakın nerelere geldi…

Birleşmek, evet, mutlaka birleşmek… O zaman Q klavyede kalkar tedavülden…

Çünkü alıcısı çıkmaz; merak etmeyin!..