HUKUK MU ADALET Mİ?

NEVZAT LALELİ

 

 

Asrımızda ülkelerin devlet idarelerinde kanunlar geçerlidir. Bir kanunun yürürlüğe girmesi ile o ülke içerisinde bulunan herkes ama herkes bu kanunun (yasanın) hükümlerine uyarlar ve o uyulan şey bir hukukun gereği olur.

Şurası unutulmamalıdır ki her kanun mutlaka adaleti sağlayamaz. Bir kanunun adaleti sağlaması için önce uygulamanın kamu vicdanı tarafından da uygun bulunması ve kamu vicdanını rahatlatması gerekir.

Buradan şu genellemeyi yapabiliriz. “Her adalet hukuk kuralına uyar ama her hukuk kuralı adalete uymaz” Zira yasalar, bizim gibi demokratik ülkelerde meclislerinde kim birkaç parmak daha fazlasına sahipse onun istediği biçimde çıkar, muhalefettekilerin tezleri birkaç parmak daha azdır diye reddedilir.

İkinci önemli husus ise tabii insan haklarına uygun düşmesi gerekir.

Tabii insan haklarını yeniden bir kere daha gözden geçirecek olursak;

1. İnsan olmaktan doğan hak,

1. Yaşama hakkı

1. İnanma hakkı

• i -  İnandığını  ifade edebilme hakkı

• ii – İnancının eğitimini alabilme hakkı,

• iii – İnancına ait teşkilatlanabilme hakkı,

• iv – İnandığı gibi yaşayabilme hakkı

1. Aklın korunması hakkı,

2. Malın korunabilmesi hakkı

3. Neslin korunabilmesi hakkı

1. Adalet gereği hak,

1. Emek karşılığı doğan hak

2. Karşılıklı rıza ile (mukaveleden) doğan haklar olmak üzere dört temel esasa sahip bulunmaktadır.

Bunlara ait açıklamaları daha sonra incelemek için geri bırakıyor, yürürlüğe giren yasalar yukarıda ifade ettiğim esaslara uyuyorlarsa o zaman aynı zamanda adalet de tecelli etmiş olacaktır.


UYGULAMADA ADALET

Yasalar, yürütme ve yargı tarafından uygulanır. Yürütme hükümet eliyle yapılırken yargı ise hâkimler, savcılar tarafından icra (yapılmakta) edilmektedir.

Yargı  mensupları da hiç şüphesiz insandır. Yasalara uygun karar verirlerken bazen hisleri karara karışabilir. Verilen kararda mağdur (cezalı) duruma düşenler, bir üst mahkemeye başvurarak karara itiraz eder ve konunun yeniden ele alınmasını talep edebilirler. Buna “kararı temyiz etme” denmektedir.

Birçok ülkede ve bizde de görülebileceği gibi bazen yargı mensupları  “kendi siyasi görüşlerine aykırı buldukları kararları değişik mülahazalarla bozarlar” Buna da “yargının siyasallaşması” denmektedir.

Bu durumda verilen kararların hukuka (yasalara) uygun olması mümkünken, bunlar genellikle adalete ters düşerler.

Bu genel açıklamalardan sonra şimdi özel bir hususa girelim.


DANIŞTAY’IN

KATSAYI KARARI

       Danıştay, 28 Şubat askeri rejiminin uygulaması ile ve YÖK tarafından “Üniversite girişlerinde meslek okulları öğrencilerinin önüne katsayı konularak elenmeleri” hususu getirilmişti. Yine aynı YÖK (Yüksek Öğrenim Kurumu) bunu kaldırdı.

Cüneyt Ülsever bu kararı eleştirirken; “Baştan kabul ediyorum, katsayı ile ilgili, lehte veya aleyhte, alınan tüm kararlar siyasi ve/veya ideolojiktir! Kim kimi şikâyet etme hakkına sahip?

Ancak hâlâ sahip olanlar, ellerini vicdanlarına koysunlar ve söylesinler: Meslek liselerine, imam hatiplere giden çocuklar bizim çocuklarımız değil mi? Bari çocuklarımız hepimizin ortak paydası olsa ne kaybederiz?” demektedir.

Sonra verilen kararın tahlilini yapıyor ve “Danıştay 8. Dairesi, YÖK’ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesinin oybirliği ile durdurulmasına ilişkin kararının gerekçesinde, herkese eşit bir katsayı uygulamasıyla, farklı hukuki statüdeki öğrencilerin aynı konumda değerlendirilmesi sonucu anayasal eşitlik kuralı ile çelişkili bir durum yaratıldığı, bu uygulamanın, hukuksal statüsü farklı olanları eşit koşullara tabi kılarak hak kaybı ve ihlaline sebep olacağı belirtiyor.

Öncelikle ben şunu anlamadım.

1) Herkese eşit hak tanıyarak eşitlik nasıl bozuluyor?

2) “Farklı statüdeki öğrenciler” ne demek? Zaten, statünün farklı olduğunu söyleyen zihniyet katsayıyı koyan zihniyet değil mi?

1998’e dek farklı katsayı yoktu, şimdi var! Danıştay kararına göre 1998 öncesi üniversiteye katsayı uygulanmadan girmiş meslek lisesi mezunlarının statüsü ne durumda?”


MESLEK LİSELERİNİ

CAZİP KILIN

Meslek liselerinden Üniversitelere gençlerin gitmesinin en önemli sebebi bu liselerin önünün kapalı olması ve gençlerin geleceklerinden endişe ediyor olmalarıdır.

Sanat liselerinde öğrenim gören gençleri, teknikerlik ve teknisyenlik okullarıyla yetiştirelim, onları sanayide (tabi varsa) istihdam imkânları sağlayalım. İşçi ücretlerini asgari ücretten “insanca yaşama ücretine” çıkaralım, bakalım tek kişi üniversitelere gidiyor mu?

Bu teklifimi Ticaret liselerine, İmam hatip liselerine ve Sağlık meslek okullarında ki öğrencilere uygulayalım. Bırakın artık kat sayı laflarını evladımız kendi mesleki sahasında uzmanlaşacak ve kimse kesinlikle üniversiteye gitme ihtiyacı duymayacaktır.

Sayın Baykal, evet… Bütün dünya da meslek liseleri ne girenler orada kalıyorlar ama ülkemizde ki gibi “bir kuşa çevrilmiş” ve istikbali olmayan meslek liselerinde değil.