LANET OLSUN!..

FARUK HAKSAL

 

 

Evet, itiraf ediyorum, gün geliyor, “lanet olsun,” noktasına [maalesef] ben de geliyorum…

Lanet olsun kültürüne… Çevresine, doğasına, yeşiline!..

Lanet olsun kendi küçücük  çıkarlarının arkasında çöp toplayıp, taklalar atan insanının mayasına…

Lanet olsun…

Peki, yuf da olsun!..

Siz nasıl istiyorsanız, öyle olsun..

Oğuz Atay’ın, o sevecen gönlünün iğneci dili ile,

• Daha beter olsun!..

Bir kat daha mı  çıkmak istiyorlar çıkar teknelerinin teras katına?..

• Kat kat olsunlar inşallah!..

Evet, öyle derdi Oğuz Atay, böyle dertlenirdi…

Hızını alamaz, öfkesini kalıbının içine sığdıramaz ve “bendini çiğner aşardı…”

Ve sonra da çağlaya çağlaya akardı…

Daktilosunun tuşlarına hızlı hızlı vuruşundan yayılan tıngırtıyı izleyemez; daha doğrusu bu hıza ve bu öfkenin yüksekliğine erişemezdiniz…

O, insanın en kıymetli “şey”inin öfkesi olduğunu söylerdi…

“Çünkü öfkesini kaybetmiş insan, kötülüklere karşı direncini yitirmiştir,” derdi…

Onun bir büyük derdi de, “selimlik” adını verdiği erdemdi…

Ve onun için, Tutunamayanlar isimli o büyük romanının baş/ kahramanının adı, Selim’di…

Selim intihar etmişti…

Selim, selimliğini sürdürecek ortamı yitirdiği için, kendi iradesi [ve bilinci] ile bu dünyadan göçüp, gitmişti… Bilincini selimlikle doldurduğu için, kendi içinde yarattığı içeriği çevreye yansıtma noktasında yalnız kaldığı için intihar etmişti…

Bir yanda üç kuruşluk “avanta” uğruna sekiz takla atabilen bir zihniyet…

Öte yanda, irili ufaklı her şeyi kendi bohçasına tıkıştırmaya çalışan aç gözlü bir illiyet…

Evet, her şey “illi” idi Oğuz Atay “abi”mizin “akıl/ gönül/ bilinç” dünyasının hazinesi içinde…

Yani nedensellik bağı ile birbirine bağlıydı; sıkı sıkıya…

Sıkı fıkı  ilişkilerin çoğu bu nedensellik bağından kaynaklanıyordu, evet!..

Ama hep birlikte sanıyoruz, toplum içinde sürdürdüğümüz çalışmalarda karşılaştığımız zorlukların çoğunluğu, kuşak olarak, “Özal’ın çocukları” ile çalışmak zorunda olmamızdan kaynaklanıyor…

Çarli’nin melekleri değil; Özal’ın çocukları…

Özal’ın çocuklarının değerleri ile, Cumhuriyet kuşaklarından bizlere miras kalan değerler arasındaki çelişkidir içinde debelenip durduğumuz çatışmaları yaratan…

Çünkü…

Özal’ın memuru işini bilmektedir.

Özal’ın gençliği köşeyi kolayca dönebilmektedir…

Özal’ın prensleri bu ülkede hala [her partide, her mecliste, her ortamda] hüküm sürmektedir…

Özal’ın zihniyeti, bu ülkeyi kurda kuşa teslim etmeyi ve özelleştirmeyi ve satıp savmayı ve borç/ harçla yaşamayı ve tüketmeyi… Dikkat dikkat: Üretmeden tüketmeyi düstur bellemektedir…

Şair Babamızın Adnan Menderes’e yazdığı şiirdeki mısralar gibi;

“Milletimin en talihsiz gecesi,

                            ana rahmine düştüğünüz gecedir… [Sayın Özal!]”

Ama sizin, Amerikan süt tozu ve koka kolasıyla özene bezene yetiştirdiğiniz o dışa bağımlı “gençlik,” o çıkarcı kitle, o “yarından yanağından gayrı her şeyde hep beraber” diyebilme kültüründen uzak yetişen bu kalabalık kuşak, bugün üzerindeki ölü toprağından yavaş yavaş silkinmekte ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa Nutku ile hesaplaşma noktasına gelmektedir…

Sabır, metanet, direnç ve emek…

Omurgası sağlam, bilinci her gün daha da tırmanan ve kişisel çıkarlarını değil, kamunun menfaatini en öne koyarak yaşamaya çalışan yeni, yepyeni bir kuşak yetişiyor artık…

Ancak…  Yavaş  yavaş oluşuyor bu gelişme…

İnsan bu sabırsızlık mayasının içine sinmiş… Ve ben… Evet, itiraf ediyorum, gün geliyor, “lanet olsun,” noktasına [maalesef] ben de gelebiliyorum…

Ama sonra oturup düşünüyorum.

İşe düşünce karışınca da, işte bu okuduğunuz satırları yazıyorum