MÜSLÜMAN VE FETİH RUHU

NEVZAT LALELİ

 

Fetih kelimesinin lügatte “açmak” demektir. Bir beldenin veya bir milletin bütün baskı ve zulümlerden kurtarılarak, serbestçe inanabilmesi ve inandığını serbestçe yaşayabilmesi gayesiyle yapılacak çalışmaların içinde bulunma istek ve arzusuna “fetih ruhu” denir.

Batıl düzenlerde, sömürü ve zulüm altında yaşayan bu insanlar, bir başka düzenin ve hem de adil bir düzenin olup olmadığının farkında bile değildirler. Onlara böyle bir düzenin (nizamın) var olduğunu anlatacak, anlatmakla da kalmayıp o adil düzenin içinde yaşamalarını ve onların “Oh... Allah’a çok şükür. Demek böyle adil bir düzen de varmış, ha...” demelerini sağlayacak tek toplumun Müslüman toplumu olduğunu göstermek gerekmektedir.

İslam için insanların hangi dinden olduğunun önemi yoktur. O insanların içinde yaşadıkları düzenin ancak Adil olması onlardan istenmektedir. Eğer bu insan bir de Müslüman ise ona hem dünya ve hem de ahiret saadeti vad’edilmektedir. Bu, İslam’ın insana verdiği ve hatta emrettiği bir husustur.

İslam’ın ilk intişarı yıllarında söylenmiş ama daha sonra da tarihe mal olmuş bir kaide bulunmaktadır. “Bir gün gelecek, bir kadın yalnız başına Hadramut’tan San’aya kadar gidecek ve yolda kurt korkusundan başka korku yaşamayacaktır” kaidesidir. Bazı sahabeler bu sözün gerçekleştiğine biz şahidiz demişlerdir.

Cihat muhkem bir farzdır. Ve Kur’an-ı Kerim de 500 kadar ayette bu farz emir olarak karşımıza gelmektedir. Bunun nefis terbiyesi olarak yorumlanması, sadece çay sohbetlerinde güzel bir sohbet olarak kalması doğru değildir. Her bir farz gibi cihad farzı da eda edilmedikçe Müslüman’ın üzerinden sakıt olmamaktadır.

 İKİ ÖRNEK ŞAHIS

Bir insan yaşlanabilir. Hatta 90 yaşına kadar da gelebilir. Ama insanın Fetih ruhuna sahip olması o insanı sanki 24 yaşında güçlü kuvvetli bir delikanlı halinde kalması demektir. Ruhun diri kalması onun kalıbı durumunda ki cesedi de diri tutar.

İstanbul’umuzun bir semtine adını veren “Eyüp Sultan Hazretleri” gerçek adıyla Eba Eyyup El Ensari hazretleri, Peygamberimizin Medine’ye hicretinde onu kendi evinde misafir etti ve ona hizmet etti. Müslümanların savaşlarında sancaktarlık bayraktarlık gibi görevler yaptı. 90 yaşına geldiğinde İslam orduları ile iki sefer Medine’den yola çıkarak iki sefer İstanbul önlerine geldi. Kendisine altı oğlu ve torunu da refakat etmekteydiler. Yaşlı durumda ki Eyup Sultan Hazretlerine oğulları ve torunları; “Babacığım, sen bize Peygamberimizin emanetisin. Bak yaşlandın da. Sen bu seferlere katılmasan da, bize dua etsen. Bizler katılıyoruz, ya…” dediklerinde o;  “Evlatlarım… Kur’an-ı Kerim her mükellef Müslüman’a hitap etmektedir. Ben de mükellef bir insanım ve katılmam gerekiyor” diyerek seferlere katılacağını bildirmiştir.

Bu mübarek insan 90 yaşında olmasına rağmen bu enerjiyi nereden alıyor ve bu dinamizme nasıl sahip olabiliyordu? Zamanımızda “Ben gencim” diyenler, at sırtında, deve sırtında değil otomobille, iki sefer Medine’den İstanbul’a gelebiliyorlar mı?

Takdiri ilahi İstanbul’un fethi onlara nasip olmadığı halde onlarda İstanbul’u fethetmiş gibi bir büyük sevaba nail oldular. Çünkü “İslam’da, ameller niyete göredir” kuralı geçerlidir. Nasip, Sultan fatihe aitmiş. İstanbul fatih’i o oldu. Fetih ruhunu diğer bir kahramanı hiç şüphesiz, Sultan Fatih hazretleridir. Henüz 21 yaşında olmasına rağmen, “kesinlikle İstanbul alınamaz” diye bir kanaat besleyen Batılılara, İstanbul’un ve benzer diğer bütün engellerin de Allah’ın izniyle Müslüman’ın önünde yok olabileceğini açıkça göstermiştir.

“Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u…” azmiyle yola çıkan Sultan Mehmet, olması akla bile getirilemeyen bir olmazları da oldurarak fethi gerçekleştirmiş, Bizans’ın Rum halkına, “Biz Kardinal külahı görmektense Müslüman sarığı görmeye razıyız” diyecek fikri alt yapıyı sağlamıştır. Zamanın en büyük topları olan “Şahi isimli toplarını döktürerek, yıkılamaz denilen İstanbul’un surlarını parçalamıştır.  Her sıkıştığında Batı’dan yardım alan Bizans’a gelecek yardım yollarını kesmiştir. Kaptan-ı derya (Amiral) nın Batıdan gelen bazı yardım gemilerini durduramaması üzerine hiddetinden atını denize sürmüş ve Kaptan-ı Deryayı değiştirmiştir. Denizden başka yerde gidemeyen gemileri, karadan yürüterek Haliç’e indirmiştir. İstanbul’un Fatihi olarak her şeyi yapabilecekken kendisi ile savaşan Bizanslılara mal, can, ırz, nesil ve din emniyeti vermiştir. Bu gün ibadete kapalı tutulan Ayasofya’yı fethin bir sembolü olarak ve bedelini kendi kesesinden ödeyerek satın almış ve onu camiye çevirmiş, ilk Cuma namazını orada kılmıştır. Ayasofya vakfiyesinde; “Kıyamete kadar Ayasofya’nın bir cami olarak ibadete açık olmasını…” vakfetmiştir. Vakfiyesine ihanet edileceğini tahmin ederek “Kim benim vakfiyemi cami olmaktan çıkarırsa Allah’ın ve meleklerin lanetine uğrasın” diyerek beddua etmiştir. İlk kadı (hâkim) olarak Kadı Hızır’ı İstanbul’a kadı olarak tayin ederek, “Adil bir düzenin kurulmasını sağlamıştır. Zamane Müslümanlarının anladığı gibi “Müslüman’ın etliye sütlüye karışmaması değil, Allah adına bütün işlerin çekip çevrilmesinin kendisinin görevi olduğu…” şuurunda bir devlet başkanı olmuştur. Yaşı küçük ama kendi büyük bir devlet adamı… İşte ancak böyle olur, denmiştir.

Fethin 559. yılı münasebetiyle önce Milli Gençliğin ve daha sonra milletimizin “Fetih ve Gençlik günü”nü kutlarım.