ŞAMARI YEMEK; YA DA...

FARUK HAKSAL

 

Kaç çocuklu bir ailede büyüdünüz, bilmiyorum. Ama eğer, en azından iki çocuklu bir ailede yetişmişseniz, ya bu yazıda söylenenlere hak verme olasılığınız yüksek.

Neden mi?

İşte şundan:

Diyelim ki, iki çocuktan küçüğü sizsiniz. Ağabeyiniz, sizden daha iri kıyım, daha güçlü.

Çocuksunuz, oynayacaksınız... Zamanı gelecek bir tek elmayı bölüşeceksiniz.

Bir takım “sorun”lar çıkacak önünüze.

Ağabey, muhtemelen, basacak yumruğunu ve alıverecek elmanın her iki yarısını da...

Ya da topla o daha çok oynayacak, bisiklete o daha çok binecek...

Peki bu öncelik hangi sebepten kaynaklanıyor?..

Güç dengesinin ağabeyinizin yana ağır basmasından.

Bu durumda geleceğiniz iki temel faktöre göre şekillenecektir:

Ya aileniz, sizin haklarınızı adilce koruyacak ve gerekli zamanlarda sizden yana bazı şeylere müdahale edecektir...

Veya aileniz, sizi ağabeyinizin şamar ve haksızlıklarından korumayacak ve kaderinizi doğanın vahşi yasalarına terk edecektir...

Böylece büyük balık küçük balığı ezecek ve siz, haksızlıklara uğramış, ezik, mutsuz bir birey olarak toplumdaki yerinizi alacaksınız.

Gelelim bu yazının ikinci perdesine...

Sanayi devrimi olgusunun tarihsel olarak dışında kalmış bir ülkesiniz.

Adamlar, ağır sanayilerini kurmuşlar; dünya ekonomisinin dümenine oturmuşlar...

Çağımızda, zengin ülke olmak demek, sanayiini kurup, ürettiği malların pazarını da bulabilmek demek...

Sanayi ülkesinin dar-nüfuslu pazarı bu dev mekanizmayı doyurmaya yetmez.

Ne olacak?

Sanayi ülkesi, ürününü satacak dış pazarlar bulacak.

Nasıl bulacak?

Eline “Özgürlük” tabelasını alacak, sağa sola sallayacak; bu tabeladaki yazan görkemli ideali savunacak...  Elinde özgürlüğün meşalesi, heykeller donatacak...

Kimin özgürlüğü... Neyin özgürlüğü?..

Sanayi ülkesine dış ülkelerde, gümrüksüz satış imkanı, serbestçe örgütlenme imkanı, o ülkelerdeki yasal düzenlemeleri belirleme imkanı ve kendi ekonomik gücünün pazar-ülkelerde serbestçe yayılma,  palazlanma imkanı ve ana sermayesini karı ile birlikte serbestçe geri götürme “hak”kı, vergi muafiyeti, teşvikler, siyasi rant elde etme imkanları ve daha aklınızın erişemeyeceği türlü çeşitli “kolaylık”, “racon”  ve “avanta”nın... özgürlüğü!..

İşte liberalizmin özü ve esası budur!

Ağabeyin, küçük kardeşini evire çevire pataklama özgürlüğüdür bu!..

Eğer siz, henüz yeterli seviyeye gelmemiş olan sanayinizi ve yerli üretiminizi korumaya kalkarsanız, müdahaleci, devletçi, solcu, milliyetçi olursunuz...

Onlarca yıldır devam eden beyin yıkama ve yağlama stratejisi sonunda, genç kuşaklar (ve toplumun beyni güzelce tımar edilmiş bir bölümü), devletçiliği ve devletin ekonomiye müdahalesini tü-kaka!, bellemişlerdir böylece…

Vurun abalıya!.. Götürün malı...

Küçük kardeş bir tokat daha yesin... Büyük kardeş bisiklete de, topa da, elmanın her iki dilimine de hep kendisi sahip olsun... Devlet “baba” işe karışıp, bu dünyada adalet diye bir kavram var. Durun bakalım, diyemesin.

Ağabeyin, küçük kardeşin elindeki her şeyi kendine yontup, küçücük bir itirazda da şamarı ağzının ortasına savurması ile ilgili bir özgürlüktür liberalizm!..

Bugünün dünyasında, eğer insanlık değerlerinin geliştiğini ya da gelişeceğini umut edip, savunuyorsak, 19. Yüzyıl’ın bu cenaze namazı kılınmış canavarını hortlatmayalım...

O’nu, modern bir yenilik(miş) gibi, yeni bir kâse içinde yeni baştan tezgâhlamak isteyen dış kaynaklı çıkar odaklarına izin vermeyelim.

Ülkemizi, ekonomimizi, halkımızı ve devletimizi koruyalım.

Ya da, bugün Vaşington, yarın Brüksel ve bir başka gün de, bir başka “amca”dan şamarı yiyelim..

Ne dersiniz?