SGK (DÜN)

ALİ GENÇLİ

Sosyal Güvence, çalışanlara yaşlılık, iş kazası, hastalık, ölüm karşısında gelir ve sağlık güvencesi sağlama görevinin yerine getirilmesidir. Bu çalışmaların giderleri, çalışan, işveren ve devlet katkılarından oluşan gelirlerin, devletçe oluşturulan bir havuzda toplanmasından karşılanır. Ülkemizde kişilerin işçi, memur ya da bağımsız olarak çalışmaya başlaması halinde, sosyal güvenlik sistemine dahil olması zorunludur...
Köy ve mahalle muhtarlarından kamu görevlilerine kadar, kendi hesabına iş yapan serbest meslek sahibi olanlardan, tarım alanında çalışanlara kadar herkes bu havuzun içine dahil edilmektedir.
Cumhuriyet’in kurulmasıyla  uzun yıllara yayılan çalışmalar sonunda, Sosyal Sigortalar Kurumu 1945 yılında tam anlamıyla uygulanmaya başlamışken, emekli Sandığı 1950, Bağ-Kur ise 1971 yılında oluşturulmuştur…2008 yılında üçü de  tek bir çatı altında toplanarak Sosyal Güvenlik Kurumu  (SGK) bugünkü durumuna getirilmiştir.
Buraya kadar her şey güzel.
Sosyal güvence havuzu oluşturulur. Sistem kurumlaştırılarak havuzdaki  birikim çoğalmaya başlar. Bir süre, gider olmadan hizmet verir duruma gelene kadar büyüme süreci yaşanır. Süresini dolduran çalışanlar, yasa gereği durumlarına göre sağlık giderlerini bu havuzdan karşılar, günü gelince de emeklilik aylığına bağlanırlar. İnsanlar, emeklilik dönemlerini bu güvenceler nedeniyle ikinci bahar olarak yaşarlar. (mı?)
15 yıllık bir eğitim emeklisi olarak, yaşam kalitesi olarak hak ettiğim yerde olduğumu sanmıyorum. Hele bir birey olarak, vekillerimin emeklilikleriyle kıyaslayınca!?!?
Neden mi?
*Göreve başladığım günden itibaren, çalışma sürecince, bir fiil 25 yıl, maaşım elime geçmeden tüm kesintiler yapıldı.
*Tüm sağlık giderlerim, ailemin sağlık giderleri ve insanca yaşamımı sürdüreceğim emekli maaşım, 25 yıllık hizmet karşılığım bana vaat edilmişti.
*Devlet katkılı aylık emekli keseneklerimin yanında;
ME-YAK, İLK-SAN, TOPLU KONUT, ZORUNLU TASARRUF adları altında ne idüğü belirsiz sistemlerle kesintiler çeşitlendirildi.
Me-yak kesintileri hiç edildi. Toplu konut paraları banka batırılarak yandaşlara aktarıldı. Zorunlu tasarruf birikimleri ve sadece ilkokul öğretmenlerine ait olan ilk-san kesintileri kuşa döndürülüp emeklilik tazminatlarına eklendi. Hatta Demirel’in döneminde, ortaya çıkarılan bir düzenbazlık “Verdimse ben verdim.” Sözünde anlamını bulan, binlerce eğitim emekçisinin parasının 120 Milyar değerindeki bir arsanın 346 Milyar liraya satın alınarak, yandaşlara aktarılması olayı belleklerdedir hala. Emekli sandığına ait gayri menkuller değerinin çok altında yandaşlara peşkeş çekildi. İşverenler pirim borçlarını ödemediler, zaman zaman politik çıkarlar uğruna pirim borçları silindi. Üç kurum da beceriksizlikler yüzünden batma noktasına getirildi. Ve bugünlere gelindi. Sonuç on beş milyona yakın, banka kuyruğunda, ucuz ekmek kuyruğunda hayatını yitiren, yoksulluk sınırını geçemeyen mutsuz emekliler topluluğu…