TOPRAK ve KÖY SORUNU

E. TURGUT TEKİN

Bugün Türkiye’de en büyük sorun toprak ve köy sorunudur. Ne yazık ki seçim havası içinde olmamıza rağmen siyasi partililerimiz bu soruna hiç değinmiyor.

1970’li yıllarda siyasi lider Ecevit, “Kalkınmanın gelişmenin yolu toprak ve köylerden geçer.” diyordu. Bu nedenle köy-kent projelerini ortaya koydu ve onlar ömrünün sonuna kadar savundu. Bu dev proje şu temellere dayanıyordu:

1) Topraklar toplulaştırılıp tarımsal işletmeciliğe uygun hale getirilecek ve bu işletmelerde tarımsal üretim ve hayvancılık bilime dayalı olarak teknolojik esaslara uygun yapılacak. Böylece topraklarımız ufak parsellerden kurtulup, yeterli boyuta sahip verimli işletmelere dönüşecekti.

Buna ihtiyaç vardı.

2) Köylerimiz klasik Anadolu Köyü yapısından kurtulacak, uygun alanlara “Köykent”ler kurulacaktı. Bu köykentler çağdaş anlayışa dayalı, planlı programlı; depreme, sele, soğuğa, sıcağa dayanıklı olarak yapılacaktı. Sosyal hizmet olarak en az ilköğretim okulları, sağlık ocakları, jandarma karakolları ve tarım memurluğu olacaktı. Her köykentin özelliğine ve ana üretim kaynaklarına göre üretim-tüketim kooperatif işletmeleri kurulacaktı. Buralarda halkın ihtiyaçları olan tüketim mallar ile halkın ürettiği mallar pazarlanacaktı.

3) Merkezi durumda bulunan bazı köykentlerde ise entegre işletmeleri, süt ürünleri işletmeleri, meyve ve suyu üretim işletmeleri, konserve işletmeleri, pazarlama üniteleri vb. bulunacaktı. Bu işletmeler tarımsal üretim yapan işletmeleri de destekleyecekti.

4) Büyük ilçe merkezleri ile il merkezler, bölgenin coğrafi özelliklerine, bitkisel gelirlerine dayalı olarak yöre hammaddelerini işleyecek fabrikalar, tanıtım ve pazarlama merkezleri kurulacaktı. Yem, süt, un, konserve fabrikaları kurulacaktı.

5) Yöre insanlarına bu alanlarda istihdam alanı yaratılarak herkese kendi bölgesinde iş ve ekmek verilecek, doğup büyüdüğü topraklarda herkes refah içinde yaşayacaktı.

Ecevit bu proje ile refahı ve kalkınmayı belli bölge ve merkezlerde toplamayı planlıyor ve düşünüyordu. Türkiye’nin ve Anadolu’nun yapısına bu model uygundu. Kentleşmeyi, bölgeleşmeyi hem engelliyor hem de büyük kentlere yığılmayı önlüyordu. Bugünki İstanbul, İzmir, Adana, Bursa gibi dev yığıntı merkezleri oluşmayacaklardı.

Akılcı bir politikaydı. Toprakları işletiyor, bilimsel anlamda hayvancılığı yapıyordu. Tarıma dayalı sanayiyi destekliyor, üretim yapılan ürünleri değerlendiriyordu. Yani et ve ekmek veriyordu.

Bu proje hayata geçseydi aşağıdakiler olmayacaktı:

1) Nüfus, büyük kentlere göçmeyecekti. Büyük kentler bugün olduğu gibi yaşanılamaz hale gelmeyecekti.

2) Topraklarımız bugün olduğu gibi boş kalmayıp ekilip biçilecekti. Buğdayımız bize bol bol yetecek, hayvancılık bugünkü acıklı haline düşmeyecekti. Güney Amerika’dan canlı hayvan ithal etmeye gerek kalmayacaktı.

3) Sanayi ve iş alanları bazı merkezlerde toplanmayacak, yurt sathına yayılacaktı. Herkes kendi bölgesinde kalacak ve orada yaşayacaktı.

Sayın Demirel ise “İstanbul’a boğaz köprüleri kurup yeni bulvarlar açmaktan” söz ediyordu. Kurulan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ile onu izleyen çevre yolu İstanbul’u büyüttü. Daha sonra rahmetli Özal’ın açtırdığı yeni bulvarlar, yerleşim alanları ile yaptırdığı 2. Boğaz Köprüsü İstanbul’u çığırından çıkardı ve yeni birbirine bağlı uydu kentlerin doğmasını sağladı. Yeni iş alanları, dev yerleşim yerleri Türkiye nüfusunun 1/6’sını İstanbul’da topladı. Bu çok korkunç bir yığılmadır.

Demek ki politikacılarımız bu yığılmadan ders almamışlar. Demirel ve Özal’ın taklitçisi olan Sayın Erdoğan ise “Silivri Kanal Projesi”ni ortaya attı. Bu proje ile “2.5 milyon insana istihdam sağlanacak” diyor. Doğrudur, bu para Anadolu’ya, Köykent Projelerine harcansaydı değil 2.5, 25 milyon insana istihdam yaratılmış olacaktı. Hem de yığılmalar olmayacaktı. Anadolu toprakları ekilip biçilecek; hayvan ithal eden değil ihraç eden bir duruma gelecektik.

Kanal projesine gidecek parayı Anadolu’ya harcarsak hem İstanbul’u hem de Türkiye’yi kurtarmış oluruz. İnat edip kanal dersek İstanbul’a 5 milyon nüfus daha katmış olur, beter ederiz.

Gelin Anadolu’ya geri dönelim. Türk’ün hayatında gerçek olan “Buğday ile koyun, gerisi oyundur”..! Bunu unutmayalım.