ÜÇ KIZLARIN EN KÜÇÜĞÜ

OYHAN HASAN BILDIRKİ

 

  Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellâl iken, manda berber iken, horoz imam iken. Anam kaşıkta, babam beşikte iken... Ben de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten... Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği; gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi... Köşeye sıkıştırılmanın öfkesiyle Tophane minaresini cebime sokmayayım mı borudur diye? O öfke ile de Tophane güllesini doldurmayayım mı cebime darıdır diye? Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı. Üç gün mü desem, üç ay mı desem; öylece donup kalmışım. Zaman katmış önüne beni yel gibi, sürüyüp götürmüş sel gibi.

      Memleketin birinde; başkasının tavuğunda, keçisinde gözü olmayan, kendi hallerinde kıt kanaat geçinen bir karı koca ve üç de kızları varmış. Bu kızların babaları olan adam, ailesini geçindirmek, ele güne boyun eğdirmemek için, başkalarının işinde çalışıyor, bahtına ne iş çıkarsa, ondan ötekine koşuyormuş. Gel zaman, git zaman derken kızları da büyüdükçe, ailenin masrafları artmış. "İşten artmaz, dişten artar" diye düşünen adam, günlerden bir gün, sabah kahvaltısını yaptıktan sonra, o günkü işine giderken, karısına söylemiş:

      - Ben, filân yerde çalışıyorum. Daha çok zamanda, daha çok iş kaçırmak için, öğle vakitlerinde eve yemeğe gelmek istemiyorum. Siz sofrayı bensiz kurar, içine haram katmadığım katıklarınızı da ben olmadan bölüşebilirsiniz. Biliyorsun, kızlarımız da büyüdü. Huylarıyla daha çok sana benzeyen kızlarımız, boylarıyla da bize yetiştiler. Neredeyse yuvadan uçacak yaşa geldiler. Boğaz büyüyünce, masraflarımız da arttı. Dediğim gibi, bugün eve yemeğe gelmeyeceğim. Öğle yemeğimi büyük kızla bana gönder.

      - Göndereyim göndermesine de, benim kızlarım yol iz bilmezler. Onları kaldırım çiğneterek büyütmedik. Bir bilirlerse bizim sokağımızı, haydi haydi mahallemizi bilirler. Daha ilerisini, ötesini asla bilmezler. Dediğinde ısrarcı isen, yol, iz için de bir çare düşünmeliyiz.

      - Ben, onu da düşündüm. Bugün işe giderken yanıma kuru bakla alacağım. Bakla tanelerini de yer yer yürüdükçe yolumun üstünde bazı noktalara atacağım. Büyük kızımın aklı, o kadar da kıt değil ya? Katık çıkınını eline alır, evden çıkar, yolda gördüğü bakla tanelerini izleye izleye gelir, beni bulur. Olmaz mı?

      - Ne diyeyim bilmem ki? Madem sen böyle düşündün, aklınca da öyle bir çare ürettin. Onu dener, sınar, sonucunu da beraberce görürüz.

      Karı koca, ikisi birlikte, kararlaştırdıkları gibi yapmışlar. Adam besmele çekip, gün ağarır ağarmaz hemen yola çıkmış. Çalıştığı yere doğru giderken de, beşer onar metre arayla yanına aldığı bakla tanelerini, yolunun üstündeki bazı noktalara birer ikişer bırakmış.

      İnsan, ne kadar iyi yüzme bilse de, dibini görmediği suya girmemeli. Ne kadar güçlü olursa olsun, bilgisine güvenir olursa olsun; bilinmezin kendisine hazırladığı tuzakları da dikkate almalı. Bir yerde insan, ayağını yorganına göre uzatmalı. Üstelik; zoru başarmak da sanıldığı kadar kolay değil. Ansızın patlayan rüzgâr, dışarda bütün ağaçları kuvvetle sallamaya başlamış. Yolu ortasından ikiye bölen tarhlara dizilmiş olan güzelim genç fidanlar da, köklerinden oynuyor, bir sağa bir sola atılan dalları birbirine karışıyormuş. Arada sırada bıçak gibi kesiliveren rüzgâr da, birbiriyle yarışır gibi sağa sola atılan, uçuşan dallarda etkisini gösteriyormuş. Bu sırada genç fidanlar, birden bire hareketsiz kalıyorlarmış. Kanada kalkan sayısız kuşlarla birlikte, birkaç ışık ışık yanan daire de, yola bakla döken adamı kolluyormuş.

      Kızıl güneş buğday çalığına dönüyor, git gide karşı dağları da aydınlatıyormuş. Sabahın ilk sularında dumana kesmiş olan gökyüzü, en aydınlık noktalarından o yüce dağların bütün doruklarını, keskin çizgilerle kucaklıyormuş. Işık ışık yanan daireler, bazı noktalarda iyice alçalıyor, yolu yalar gibi uçuyor, ulaşabildikleri bakla tanelerini tek tek topluyor, kanada kalkmış kuşlara ortak oluyorlarmış.

      Zaman dediğin, bir kısa soluk. Değerini kestirebilene aşk olsun. Çok da acelesi var ki, göz açıp kapatıncaya kadar geçiyor. Orası burası, ötesi berisi derken, öğle vakti gelip çatmış. Şimdi verilen söz tutulacak, kızların babasına öğle yemeği gönderilecek. Kocasının öğle öğünü için katık çıkınını hazır eden kızların anası, büyük kızına;

      - Haydi kızım, git! Babana katık çıkını götür, demiş.

      Yapılacak işlerin, daha çok yaşça küçükten büyüğe doğru sıralana geldiğini bilen büyük kız, mırın kırın etmiş, burun kıvıracak olmuş.

      - Küçüklerim, hele en küçüğümüz ne güne duruyor? Katık çıkını verelim eline, küçük kardeşim de yolunca gidip götürsün, iletsin babama, demiş.

      Katık çıkınına son düğümünü de atan kızların anası, söylemiş:

      - Hayır, hayır! Babanın sözünden çıkamayız. Sabah evden çıkıp işine giderken, sıkı sıkı tembihledi. Siz sofrayı bensiz kurar, içine zırnık[2] haram lokma katmadığım katıklarınızı da bensiz bölüşebilirsiniz. Sıralı kızlarımız büyüdü, masrafımız arttı. Daha çok kazanmak için, bugün öğün vakti yemeğe gelmeyeceğim. Öğle yemeğimi vaktinde büyük kızımla bana gönder dedi.

      - Desene çaresi yok! Katık çıkınını babama bugün ben götüreceğim. İyi de, ben onun çalıştığı yeri bilmiyorum ki. Nasıl edecek, ne yapacağım da, babama ulaşacağım?

      - A kızım, akıllı kızım. Huyu huyuma çeken, boyu da boyuma yetişen kızım. Senin baban, sana iş buyururken, her bir şeyi de önceden düşünmüş. Yolun üstündeki bakla tanecikleri, babanın çalıştığı yeri bulmanda sana kılavuz olacak.

      Anasının kendisine uzattığı katık çıkını alan büyük kız, hemen yola koyulmuş. Evden çıkar çıkmaz ilk örneklerini gördüğü bakla tanecikleri, az gidip uz gittikçe azalmış, daha sonra da hiç görülmez olmuş. Katık çıkını elinde, o köşe senin, bu köşe benim diyerek, oradan öteye dolaşan, fakat aradığına bir türlü ulaşamayan büyük kız, kaderine yanmış, kötü talihine ağlamış.

      - Kör şeytanın işi ne ki, bana edeceğini etmekten başka? diye sızlanmış. Başıma örülen çoraptan[3] kurtulmam da güç. Babama ulaşamadan eve dönsem olmaz. Dönsem; annem bana gücenir, kardeşlerim de benimle eğlenir. Hem yüzüme karşı, hem de arkam sıra kim bilir neler söylenir? Güvenip beni yola çıkaran annemin ümidini kırdım, babamın da umudunu söndürdüm. Vah bana, vay bana!

      Dövünmek, gönül tesellisi. Kabarıp kararan yüreğin hararetini söndürecek bir damla su değil mi? Büyük kız çaresiz, ümitsiz. Üstelik yorgunluktan da dizbağları çözülmüş, adımlarını zar zor atacak hale gelmiş. Derken var gücüyle akşam da, karanlık kanatlarını bir bir indirmeye başlamış. Bir anda karanlık, sanki ulu dağların ardından söküp çekip gelmiş. Umudunun en son kırıntılarına doğru kulaç atan büyük kız, ötede, yolunun üstünde bir pencereden yansıyan solgun bir ışık görmüş. Kendisiyle hesaplaşmış:

      - Işık yanan yere mi gitmeli? Yoksa eve, geriye mi dönmeli?

      Bir ses gürleyip yankılanmış:

      - Eve dönmek olmaz! Işık yanan yere gitmeli!”

      Çaresiz büyük kız da öyle yapmış. Hemen ışık yanan eve gitmiş. Yüreğinde bin bir korku kanatlanmış olsa da, heyecandan titreye titreye kapı tokmağını çevirmiş. Çağrı mağrı beklemeden içeriye girmiş. Eve girince bakmış ki, döşemeleri yoksul evde sakallı bir adam, bir alaca dana, bir tekir kedi, bir de kurt bozması bir köpek varmış. Sığınacak bir yuva, tutunacak bir dal aramaktan öte, başka derdi olmayan büyük kız, teklifsiz sormuş:

      - Akşam alacası birden bire rengini değiştirdi. Ortalığı zifiri karanlık bastırdı. Babama yemek götürmeye çıkmıştım. Bakla taneciklerini göremeyince, yolumu da bulamadım. Çaresizim. Yanınızda beni de konuk eder misiniz?

      Uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, hayvanlarına danışmış:

      - Siz ne dersiniz? Bu zavallı kızı konuk edelim mi?

      Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek dile gelip söylemiş:

      - Guğ[4]! Guğ!

      Sakallı adam, heyecanla bekleyen büyük kıza dönmüş:

      - Dostlarım da seni sevdiler. Bu gece burada bizimle kalabilirsin, demiş.

      Büyük kız, sağa sola bakınmış. Besbelli ki, elindeki katık çıkınını bırakacak bir yer aramış. Durumu sezen sakallı adam, yan taraftaki gül ağacından yapılma kapalı kapıyı göstermiş.

      - Kapıyı aç, içeri gir! Katık çıkınını oraya bırak. Yolun toz toprağına da boyanmışsındır. Bakraçtaki suyla da elini, yüzünü yıka, kendini topla. Vakit de hayli ilerledi. Karnın da açtır?

      - Evet, karnım zil çalıyor.

      Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek de dile gelip, ses vermişler:

      - Bizimde! Bizimde! 

      - Dostlarımı da duydun ya, kızım? Haydi bize yemek yap da, karnımızı doyuralım.

      Büyük kız, girdiği odada bulduğu yiyecek maddeleriyle, anasından da görgülü[5] olduğu için, çarçabuk hafif yemekler yapmış. Katık çıkınındakileri de onlara eklemiş, nefis bir sofra hazırlamış.  Yaygıyı, kasnağı, ağır bakır siniyi almış, getirip sakallı adamın önüne koymuş. İkisi birlikte sofra başına geçip, bir güzelce karınlarını doyurmuşlar. Ancak büyük kız, ne hikmetse akıl edip de, sakallı adamın dostlarına, birer lokmacık da olsa yiyecek vermemiş.

      Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek; kendilerinin unutulmasına öfkelenmişler. Hep bir ağızdan seslenmişler:

      - Belli etsek kıza yazık, etmesek bize.

      Sakallı adam, kaşlarını çatmış. Sormuş.

      - Kime, neden yazık?

      - Belli etsek kıza yazık, etmesek bize.

      - Anladık; belli etseniz kıza, etmeseniz size yazık.

      - Guğ! Guğ!

      - Haydi anlatın: Neden, ne oldu ki?

      - Sofra kuruldu, kaldırıldı. Bizim payımız unutuldu. Açız!

      - Ya öyle mi?

      - Guğ! Guğ!

      - Öyleyse ne yapalım? Söyleyin şimdi.

      - Konuk kız bu akşam, gece odasında, karanlık yatakta yatmalı. Kusurunu anlarsa iyi, anlamazsa;  "Alınyazım bu!" desin katlansın, arayanı olmazsa yıllarca o odada oyalansın.

      Sakallı adam öyle yapmış, büyük kızı gece odasına kapatmış, altına karanlık yatağı sermiş.

      - Bizim kusurumuz yok, alınyazın bu! Konuğumuzsun…

      Uykunun ağır süvarileri büyük kızın gözlerinde halkalanmış, gözkapaklarını kapatmış. Yorgunluktan mı, üzüntüden mi neden bilemem; büyük kız gece odasında, karanlık yatakta uyuyakalmış. Uykusunda belli belirsiz sayıklamış:

      - Alınyazım bu!

      Başa gelen çekilir, alınyazısı silinmez.

      Turuncu güneş, son ışıklarını söndürmeye hazırlanırken, adam eve gelmiş, karısına söylenmiş:

      - Çıkın gelmedi bugün. Ne oldu?

      - Ah bilsem beyim, vah bilsem beyim! Büyük kız gitti gelmedi. Bir işaret de vermedi. Nerdedir, ne haldedir? Bilsem söylerim… İz görsem, izlerim.

      - Ya emmi[6]'sinde, ya dayısında, ya da ninelerinden birindedir. Sendeki merak bende de var. Fakat arada bir onlarda kaldıklarını biliyorum. Bugün de öyle olmuştur. Verilen görevi yerine getiremeyince, o kurtuluş kapılarından birine sığınmıştır.

      - Ah keşke, keşke! Ana yüreği taşıyorum, dayanamıyorum. Bıraksan, doya doya ağlamak istiyorum.

      - Ağlamak faydasız! Nerede olabileceğini dedim ya sana. Boşuna üzülmeyesin. Zamanın boyu bir karış. Çabuk geçer. Yarın ortanca kızımızla gönder çıkınımı. O, bu işin üstesinden gelir. Öteki de nerdeyse, ordan döner.

      - Ah keşke, keşke!


      Oyhan Hasan BILDIRKİ