• BIST 105.026
  • Altın 162,753
  • Dolar 3,9187
  • Euro 4,6430
  • Aydın 6 °C
  • İzmir 4 °C
  • Büyükşehir ile sahiller pırıl pırıl
  • KİMLİKLERİNİ AÇIKLA HAŞMET
  • CHP'li BELEDİYELER SUÇLUYSA...
  • Büyükşehir ile sahiller pırıl pırıl
  • KİMLİKLERİNİ AÇIKLA HAŞMET
  • CHP'li BELEDİYELER SUÇLUYSA...

MUSA AVCI’NIN ANILARINDAN YAPRAKLAR-3

E. TURGUT TEKİN

 

 

12 EYLÜL 1980’İN GETİRDİĞİ ACI GÜNLER!

Sayın Musa Avcı, anılarının üçüncü yaprağında, kendisinin ve halkımızın yaşadığı sıkıyönetim günlerini dile getiriyor. Gerçekten o günler acı günlerdi ve aklın, demokrasinin sustuğu, darbe günlerinin başladığı, kardeşin kardeşi ihbar ettiği acı günler başlamıştı. Sıkıyönetim mantığı ile savaşma imkânının asla olmadığı o günleri bize anımsatarak hem güldürüyor ve hemde düşündürüyor. Gelin birlikte okuyalım.

 

KEMİKKIRAN VE

İDİAMİN KOLLUKÇULAR

“Değerli Hocam;

Size, bu bölümdeki anılarımda 1981-1982 yıllarında yaşayıp gördüklerimden söz edeceğim. Halkımızın elinde bulunan ateşli silahların toplanması kararı üzerine uygulamalar başladı. Aslında bu karar, Kenan Evren’in “vatandaşlar bu silahlardan yasal sorumluluk ve zarar görmemeleri için alındığını” söylemesine, vatandaşların korunmalarına rağmen, taşradaki uygulamaları hiçte öyle babacan olmadı. Bu günaha suçsuz olan birçok vatandaşımızın da maruz kaldığı o acı günlerden söz edeceğim. Sıkıyönetim komutanlığı kimin elinde ruhsatsız silah varsa onları, kimseler görmeden Cami avlularına, okul bahçelerine bırakılmalarını istedi. Halk dayak yeme korkusundan ellerindeki silahları cami avlularına bıraktılar. Ama o günlerde ortalıkta bazı ihbarcı insanların görüldüğü gözlendi. Beğenmedikleri veya düşman oldukları insanları gidiyor, “Onda silah var!” diye ihbar ediyorlardı. Hemen hemen her gece Sarıkemer’ den belediye dolmuşu ile Söke’ye adam götürüyorlardı. Gece sabaha kadar, tabanca soruşturması yapıyorlar ve o insanları sabaha karşı dayaktan elleri ayakları şiş vaziyette geri getiriyorlardı. Vatandaşın silahı olmadığı halde ihbar yüzünden hem dayak yiyor ve hemde parayla silah alıyor ve götürüp teslim ediyorlardı. Hatta aynı tabancanın beş veya altı defa alınıp satılmış olduğu söyleniyordu. Halk korkutulmuştu. Dayakçı kollukçulara “Kemikkıran”,  “İdiamin”, gibi sıfatlar yakıştırılmıştı. Heran kimin ihbar edileceği belli değildi. Bu şikayetler rütbeli kişiler için değil astsubay ve çavuşlar içindi. Rütbeli subaylardan halkın hiç şikayet ettiğini duymadım.

Bir gün belediye muhasibi Mustafa Karadede  ağlayarak yanıma geldi.

- Sarı Nuri (Muhtar) bana, “Tabanca teslim edecekler listesinde seninde adın var. Şimdi ben, ne yapacağım? dedi. Kalkıp beraber Söke’ye gittik. Kaymakamla görüşüp ona durumu anlatacaktık. Ogün de kaymakam izinli, yerine jandarma bölük komutanı bakıyormuş. Şans buya, onu da bulamadık. Yazı işleri Müdürü Reşat Top’un yanına vardık. Durumu anlattık. Reşat Bey bize:

-Reis Bey, ben hallederim, dedi. Oradan ayrıldıktan sonra, İşçi bulma Kurumundaki karakola gittik. Başçavuşun odasına girdik. Kapı açık, birde ne görelim komutan masasında oturuyor. Odanın her yerinde tabanca serili, üzerine basar da kayarız korkusuyla konuşmamızı kapıda yaptık. Ben, başçavuşa durumu açıkladım. Baktım muhasip hala titriyor. Başçavuşa:

-Komutanım, ben kefilim. Bizde ve arkadaşta belediyenin ruhsatlı tabancasından başka silah yoktur. Oda, her muhasebe kasasında vardır, dedim. Komutan Mustafa’ya:

-Bana bak, sen şimdi “ yok mu” diyorsun! İyi düşün! Yıktırdım mı buraya, söylettiririm sana! Dedi. Temelli korktuk ve izin isteyip oradan ayrıldık. Daha sonraları iş gevşedi. Daha sonraları hayat yavaş yavaş normale döndü. Ama, o kemikkıran, idiamin gibi kötü kişilerin unvanları halkımız arasında unutulmaz oldu. Halkımızın göz bebeği ve peygamber ocağı olarak bilinen tek varlığımız olan ordumuz ise halkın gözünden düşmeye ve korkulu bir ocak olmaya başladı. Ama, yine de ordumuza olan güven ve saygı halkımızın kalbinde yaşadı ve asla azalmadı. İyiler iyi, kötüler kötü olarak anılmaya devam etmektedir. Ama, Allah bu memlekete ve bu millete bir daha sıkıyönetim göstermesin. Hele, kemikkıran ve idiamin  gibi kolluk kuvvetlerini ise bu milletin başına bela etmesin.

BAŞBAKAN TURGUT ÖZAL

SARIKEMER’DE

1983 Yılında 6 Kasım  genel seçimleri yapıldı. O zaman, bu seçimlere, Halkçı Parti, Anavatan Partisi ve Milliyetçi Demokrasi partisi katıldılar. Kenan Evren, 1982 Anayasa ve Cumhurbaşkanı seçimi oylamasında yüzde 95 in üzerinde oy alarak hem anayasayı referandumdan geçirdi ve hemde halk tarafından Cumhurbaşkanı seçildi. Bu yapılacak genel seçim öncesinde Türkiye’ye öyle bir mesaj verdi ki, bu mesajla bütün dengeler  bir den değişti. Genel seçimlerde, MDP’ye yani Turgut Sunal’ın partisine oy verilmesini özellikle istedi. Oysa bu istem, hukuka ve yeni Anayasaya aykırı bir istekti. Türkiye’de Cumhurbaşkanı tarafsızdı ve öyle olması da gerekiyordu. Vatandaş buna tepki olarak, inadına  diğer Turgut’a, yani Turgut Özal’a ve partisi Anap’ a oy verdi. Böylece 6 Kasım 1983 genel seçimleri Anavatan Partisini iktidara taşıdı ve Turgut Özal’da başbakan oldu. Parti içinde her görüşten kişiler mevcuttu. Hatta kendilerini dört katlı apartıman olarak nitelemişlerdi. Sağcısı, solcusu, muhafazakarı, ilericisi, gericisi hep bu partide toplanmışlardı. Amaç ve felsefe şuydu: Askeri yönetimden kurtulup, demokratik yönetime kavuşmak. Bu nedenle de eski parti ideolojileri ve tabanları hemen hemen ortadan kalkmıştı. Seçimden ve yeni hükümetin kurulmasından hemen sonra, Türkiye’de hayat yeniden normale dönmeye ve aydınlık günler doğmaya başladı. Anavatan hükümeti 25 Mart 1984 tarihinde Mahalli İdareler genel seçimleri  yapılması kararı aldı. Bizimde Sarıkemer Belediyesi Başkanlığı görevimiz artık sona eriyordu. Asıl mesleğim olan  öğretmenliğe geri dönecektim. 25 Mart seçimlerine yeni kurulan Doğruyol partisi ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti’de katılıyordu. Hem Anavatan Partisi ve hem de Doğruyol Partisi bana belediye başkanlığı adylığı teklifinde bulundular. Benim bütün ısrarlarıma rağmen kasaba halkı ileri gelenleri  benim  Anavatandan aday olmamı istediler. Bende oldum. Bunun üzerine eski AP’ li yeni doğruyolculular, hatta babam bile bana küstü. O zamanda siyasete fazla aklımız ermediğinden bazı yanlışlarımızda oldu. Sonuçta Anavatan Partisi Belediye başkan adayı  olarak ortaya çıktık. Seçim propagandaları tıpkı 1980 öncesi yıllarda olduğu gibi sürüyordu. Bizimde Sarıkemer için çok önemli projelerimiz vardı. Başta orayı ilçe yapmayı düşünüyorduk. İktidar partisinin üfleyeceği güçlü rüzgarla, kasabayı ilçe yaptıktan sonra sanayileştirecektik. Zaten bugünkü Yüksel Seramik Fabrikası kurulmuştu. Rahmetli başbakanımız Turgut Özal, bu seçim dolayısıyla Ege gezisine çıktı. Aydın’a geldi. Orada kendisini Sarıkemer’ e davet ettim. Ertesi gün Muğla Milas üzerinden bu tarafa geldiler. Bafa Gölü kıyısında Aydın- Muğla sınırında kendisini karşıladık. Beni başbakanın otobüsüne aldılar. Otobüsün içinde çevremiz ile ilgili olarak bilgiler aldı. Sarıkemer’e girdik. Ama ne gariptir ki kasabanın içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı gelmiş, havası verilmediği gibi bu nasıl bir adam diye dönüp bakan bile olmadı. Halk ilgisiz ve robot gibi kaldı. Buna çok üzülmüştüm. Sarıkemer için yapmayı düşündüğüm proJeler hayalimde sönüp gitti. Söke’ye dönerken, yolda, benim uğradığım hayal kırıklığını çok iyi anlayan rahmetli Turgut Özal bana:

- Hiç canını sıkma, bunlardan bir şey olmaz. Ayaklarına gelen fırsat ve kısmeti kendileri ittiler! 25 Mart 1984’ten bugüne tam 30 yıl geçti. Bu anlattıklarım o beldeden mahalleye düşen yerde hala “Ah, vah!” larla anlatılmaktadır.

Seçimi kaybedeceğimiz zaten o gün belli olmuştu. Kayıp edince de ertesi gün eşyalarımı toplayıp Söke’ye döndüm. O kadar çok çalışmış, hizmet vermiş, köyden kasaba yaratmış o sıkıntılı günlerin en az hasarlarla atlatılmasını sağlamıştım. Ulaşım işini, gecekondu sorununu, içme suyu projesini, ova sulama işletmesini tamamen halletmiştim. Teslim aldığım belediyeyi on kat büyütmüş bir kişi olarak taktir edilmemek çok gücüme gitti. Daha önceki seçimlerde bile köye gelip hizmet etmeyi akıllarına bile getirmeyenler aday oldular köylü soylu faktörü de işe eklenince bize yol göründü. Yeni başkan rahat çalışsın diye Sarıkemer’ i terk ettim. Söke Endüstri Meslek Lisesi’ne tayınımı çıkarttım. Böylece Sarıkemer’ de vermiş olduğum yedi yıllık hizmette sona erdi.

Sayın Tekin, eğer Sarıkemer Belediye Başkanı olsaydım neler yapacaktım. Kısaca bunu da burada yad etmeyi yararlı buluyorum. Siz, Sarıkemer’ in Tarihini ve Coğrafyasını yazdınız. Çok iyi bilirsiniz ki yörenin İonlular’ a varan bir tarihi geçmişi ve mirası var. Bu antik kültür ve miras Sarıkemer için çok önemli bir turistik değerler ifade ediyor. İkincisi Beşparmak Dağları dağ ve doğa turizmi açısından yeryüzünde ender bulunan güzelliklere sahip. Ayrıca Bafa Gölü ve Büyük Menderes Deltası, Lagünleri ve sulak alanları ile dünyada  deniz ile ırmakların kucaklaştığı ender yerlerden biri . Bu haliçte ve lagünlerde balıklar yavru bırakır ve ürerler. Önce Sarıkemer’i ilçe yaparak işe başlayacaktım. En az beş büyük fabrika kuracaktım. Sulak alanları islah edecek, bir su ürünleri enstitüsü kurarak, halka tarla balıkçılığı kültürünü öğretecektim. İlçe olunca kasaba kente dönüşüp büyüyecekti. Rahmetli Özal başbakan ben belediye başkanı olarak bunu yapacaktık. Şimdi köylü kendi eliyle kazdığı kuyuya düşmenin ahını yaşıyor! Sarıkemer artık köyde değil bir mahalle!”

Değerli Hocam Musa Avcı’ya ancak şunu diye bilirim. Herkes, layık olduğu yere yakışır. Eğer, o dönem Musa Avcı seçilmiş olsa idi. Sarıkemer bugün 30.000 nüfuslu, sanayisi  ile öne çıkan güzel bir ilçe olurdu. Buda Sarıkemerliler’ in azizliği. O dönemde çok daha küçük kasabalar ilçe oldu. Bugün gerçekten o yılları dört gözle arayan bir Sarıkemer var ortada. Eh Türkçe’de güzel bir deyim var. Onda derki, “Kendi düşen ağlamaz!”

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1995 Gerçek Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 736 54 81 | Faks : 0 532 736 54 81 | Haber Scripti: CM Bilişim