NİÇİN ACELEYE ŞEYTAN KARIŞTIRIYORUZ?

 

İstanbul’un Büyük Çekmece gölü, Küçük Çekmece gölünden küçüktür, biliyor muydunuz?

Bodrum Yalıkavak’ta da bir tek kavak ağacı yoktur. Peki bu ne anlama geliyor?

Akbük’e yakın, Gürçamlar köyünde de, bırakalım gürlüğünü ve sıklığını; bir tek çam ağacını arayın ki bulasınız...

Bu tersliğin temelinde bir nedensellik olmalı.

Bu tersine sözcüklerin dili, dinamiği ve bir mantığı bulunmalı.

Dil, yaşayan bir organizmadır, diyor dil-bilimciler.

Yaşamın mantığına, aritmetiğine aykırı bir organizma nasıl oluşuyor; nasıl gelişiyor?

Araya insan girdiği için mi böyle oluyor yoksa?..

Görüp izlediğimiz açıdan ve ancak bize göründüğü kadarı ile saptayabiliyoruz evrenin gerçeğini… Ve bu algılama kısıtlılığı içinde, bir takım şeylere karar veriyor ve sonra da yargılarımızı  isimlendiriyoruz.

Ve işte diyoruz, bu gölün adı Büyük Çekmece; bu ise, Küçük Çekmece...

Büyük Çekmece, Küçük Çekmece’den küçükmüş, fark etmez!

Gürçamlar Köyü’nde, bir tek çam ağacı yokmuş; ne gam!..

Bu bir yanılsamadır.

Ve insan beyni ancak; kavramlar, isimlendirmeler ve belirlenmiş “ön-kabuller” üzerine düşünür; ya da düşünebilir.

İşte Aydınlanma Devrimi denen “şey”, bu gerçeğin fark edilmesi ile birlikte başlamış.

Descartes diye bir matematikçi çıkmış ortaya, durup dururken ve hiç üzerine vazife değilken, düşünmeye başlamış…

Madem ki, demiş, insan beyni, önceden belirlenen bir takım ön-kabuller üzerine ve ancak bu ön-kabullerin birbiri ile kıyaslanması ile “düşünebiliyor”.. O zaman bir insanın doğru düşünebilmesi, düşüncesinden doğru neticeler üretebilmesi için, önceden toplum tarafından belirlenmiş ve kendisine resmi eğitim tarafından kabul ettirilmiş bu ön-kabuller ile hesaplaşması gerekir.

Yapılacak şey, bu önceden kabul edilmiş bulunan tanımlamaları, kavramları, değerlendirmeleri bir bir ele alınıp, her biri ile hesaplaşıp, bu ön-kabullerin aklın süzgecinden geçirilmesidir.

Eğer düşüncemiz, kavramların birbirleri ile münasebetleri içinde oluşuyorsa, bu kavramların teker teker, yeni baştan sınanması gerekiyor.

Ve bu ünlü matematikçi-filozof, bu olağanüstü zor işe başlamak için bir sıfır noktası tespit ediyor.

Her şeyden şüphe ediyorum, diyor; her şeyin “var”lığını yeni baştan sınayacağım... Hiçbir şeyi, hiçbir kavramı sınamadan aklımın içine almayacağım.

Evet, sıfır noktası... Sıfır noktası ne olabilir?

Descartes, varlığından şüphe edilemeyecek tek şeyin, bütün bunları düşünen kendi düşüncesi olduğu sonucuna varıyor.

Ve evet, diyor, bu noktadan başlanabilir.

-        Düşünüyorum, evet. Öyleyse bu düşünce “var”.

Peki, bu düşünce eylemini gerçekleştiren özne kim?.. Ben!

Ve Descartes, o ünlü ilk kabulünü böylece yapıyor:

-        Düşünüyorum, öyleyse, varım!

Ve ünlü düşünür, bu noktadan hareketle düşünme eylemini sürüyor.

Descartes niçin bu kadar önemli?

Şunun için: Descartes ile insanlar, toplumun kendilerine dayattığı ön-kabullerin her birini aklın süzgecinden geçirmeyi, haberimiz bile olmadan beynimizin en kuytu derinliklerine kadar nüfuz etmiş bulunan ön-yargıları yeni baştan aklın süzgecinden geçirmeyi, akla ve pozitif bilime dayanmayan  “kabul ediş”leri silkeleyip atmayı öğrendiler...

İnancın, [yapısal olarak] psikolojik nedenselliklere dayalı beşeri bir tutum ve refleksten ibaret olduğu; dünyayı anlamak ve algılamak ile ilgili zihinsel işlemlerin ancak aklın önderliğinde gerçekleştirilebileceği gerçeği Descartes ile birlikte insanlığın kültür mirasına katıldı. Ve Batı düşüncesine çağ atlatan Aydınlanma devrimi, işte bu ışıktan gücünü alarak oluştu ve gelişti.

Bu ışığın, taa oralardan çıkıp, Edirne’yi gümrüğe takılmadan geçerek, İçişleri Bakanlığı’ndan vizesini alıp, Aydın’a, oradan da, Nazilli’ye, Kuşadası’na, Didim’e ve hatta Akbük’e ulaşması, doğaldır ki, biraz zaman alacak...

İşte somut gerçek bu kadar ortadayken, telaş içinde kıvranıp, aceleye “şeytan” karıştırmaya çalışıyoruz, anlamak olası değil…

Önceki ve Sonraki Yazılar