SON SÖZ (1)

 

 

Sessizlik…Uzaklara götüren, düşündüren insanın içini sızlatan. Sabahın alaca karanlığında sessizliği dolduran, huzur veren ezan sesi ile uyanmıştı.

Yılların eskitemediği pazenden dikilmiş küçük çiçekli pembe  geceliğinin kollarını sıvadı.

Başından düşmek üzere olan beyaz çemberini (Örtü) yalancı yaşmak yaptı., küvete yöneldi.

- Sabahın hayırı ve şerri, üzerimize olsun Allah’ım deyip, ellerini musluğun altına götürdü.

Buz gibi akan su kanını dondurmuştu. İçine bir ürperti geldi.

Odanın akşamdan kalan sıcaklığını da alıp götürüvermişti suyun soğukluğu. Aynaya baktı. Çemberinin altından gözüken, ha döküldüm, ha döküleceğim diyen kar kristallerini saçlarını gördü.

Suratında oluşan derin kırışıklığı fark etti bir an. Yıkıldığını hissetti.

Gözleri sulanır gibi oldu, akamıyordu ki yaşlar. Gözlerinin önüne geldi iki yıl evvel kaybettiği ahiretliği.

O hasta yatağında yatarken, Azrail’i dört gözle beklerken, masal gibi geliyordu bütün olanlar.

Hatta “korkma, kurtuluyorsun” diyordu, alay geçer gibi. Sonra gülüşüyorlardı, o hasta yatağında, kendisi yatağın baş ucunda.

Birden irkildi.

Son nefesinde kulağına eğilip de;

- Hakkını helal ediyor musun İsmail , hadi söyle, hakkını helal ediyor musun? Dediğinde aldığı cevap, hala kulaklarında çınlıyordu.

Hala inanamıyordu, kırk iki yıllık kocasının söylediklerine.

Israr etmişti defalarca. Israr etmişti de, kocasının ağzından bir tek kelime alabilmişti.

- I..ıı

İşte şimdi suyun ellerini dondurduğu gibi, bu cevap da o zaman kanını donduruvermişti. O günden sonra da ne ağlayabilmiş, ne de kocası hakkında hatıralar anlatabilmişti.

- Allah’ım affet beni, deyip, besmele çekti.

Oğlu, gelini, torunları uyuyordu. Kocası öldükten sonra, koca evinin kapısına kilit vurmuş, oğlunun evinde kalıyordu.

Oğlu Salim, karı koca çalıştıkları  için, torunlara bakıyor, kocasından kalan emekli aylığı ile de oğluna katkıda bulunuyordu.

Dizleri ağrıdığı için namazda ayağa kalkıp, oturamıyordu. Onun için oturarak namazlarını kılıyordu. Namaz bitiminde dizlerini uyuştuğunu hissetti. Bir an oturduğu yerden kalkamadı. Sürünerek kanepeye yaklaştı. Kanepenin kenarına tutundu. Kendini yukarı çekti. Pencerenin önüne oturdu.

Hava yeni ağarmaya başlamıştı. Güneş evin arkasından doğduğu için, oturduğu yerden güneşin doğduğunu göremiyordu.

Yollar henüz ıssızdı. Karşıdaki bakkal bile açılmamıştı. İşine giden tek tük erkeklerden başka kimsecikler yoktu. Gözü uzaktan geçen sabah uçağına takıldı. Eski  anıları geldi aklına. Uçağı ilk defa kocasını Hacca uğurlamaya gittiğinde görmüştü. O gürültülü, kocaman gövdeli uçak, televizyonlarda göründüğü gibi değilmiş meğer.

Sonra gençliğini geçirdi aklından. Ankara’ya ilk gelin geldiği bir eylül ayını.

Ekinlerin biçildiği, harmanların kaldırıldığı, ürünlerin ambarlara doldurulduğu bir ayda yapmıştı ikinci evliliğini. İnanamamıştı böyle bir  mucizenin olabileceğini, ama olmuştu.

İsmail kasabaya geldiğinde, kardeşi Naime’nin evine gelirdi. Naime’lerin evleri ile içli dışlı oldukları için, İsmail’i devamlı görür ve tanırdı.

Naime ile evde yalnız kaldıklarında, rahmetli Naime kendisi ile dalga geçer;

- Kız Kerime, yengem ölürse, vallahi seni İsmail ağabeyime  alacağım, derdi.

O zamanlar dul olduğu için, ne kadar gerçek olmasa da çok hoşuna gider, gülüşürlerdi.

Alın yazısı bu ya, İsmail’in karısı hastalanmış, ömrü vefa etmemiş, ölmüş, bu konuşmalar da gerçek olmuştu.

Kerime ikinci evliliğini yaptığında daha otuz yaşındaydı ve birden  bire en küçüğü altı aylık, en büyüğü on yedi yaşında altı çocuğu olmuştu.

Aralarında ikişer yaş olan bu altı çocuğun analığı olmak, ne kadar zor gelmişti ilk zamanlar. Ama Allah’tan evin büyük kızı Zeliha on beş yaşındaydı da, rahat etmişti.

Bir tek o kendisine ısınamamış, hep “abla” diye hitap etmişti.

Bayram, en büyük oğlan olduğu için dayısının yanında okuyordu. Mehmet, Hasanoğlan Öğretmen Okulunu kazanmış, yatılı okuyordu. Dolayısı ile onların evle pek ilişkileri olmuyordu. Diğerleri daha küçük olduklarından  özlük üveylikten anlayamıyorlardı. Kendisine anne demekte yabancılık çekmediler.

İlk gelin geldiği gün o kocaman salonun ortasına serilen koca yatakta yatan  dört çocuğu görünce,  önceleri içinden bir acıma duygusu  geçmişti. Daha sonraları bu yaramaz çocukların durup bitmez  haşarılıkları canını iyiden iyiye sıkmaya başlamıştı.

Akşam okuldan dönen kocasını ilk önce çocukların yaramazlıklarını  şikayet eder, onları korkutmasını isterdi.

İsmail öğretmen de istemeye istemeye çocuklarına kızar, sonra da küçük odaya geçip, sessizce ağlardı. Babasını sessizce ağladığını gören Zeliha, kardeşlerine sarılarak, onların yaramazlık yapmalarını istemez, böylelikle babasının üzülmesine meydan vermemek isterdi. Ama çocuklar o kadar küçüktüler ki, yaptıklarının babalarını çok üzdüğünün  farkında bile değildiler. Zeliha çocukların bu durumuna üzülüyor, kendisine gelen kısmetlerini hep geri çeviriyordu. Bu arada analığı adını aynı köyden bir gençle çıkarmış, babasına şikayet etmişti.

Öğretmen İsmail de kendisini öyle bir azarlamıştı ki, bu kızgınlığı ile ilk dünürcü gelen Minoş’un oğluna sözleyivermişti . Hem de sözden bir ay sonra düğün yapılması şartıyla. Onun için de çok üzülüyordu. Annesi ölüm döşeğinde iken, küçük kardeşi de altı aylıktı ve annesine, ona annelik yapacağına söz vermişti.

Evlendirildiğinde kim bakacaktı bu küçücük bebeğe. Annesine verdiği sözü elinde olmadan tutamayacağı  için çok üzülüyordu. Nitekim  sözlendirilmesinden tam bir ay sonra da Çalışkanlar İlkokulunu salonunda yapılan bir düğünle evlendirilivermişti. Ama Allah’tan damat Satılmış o kadar iyi bir insan çıkmıştı da, küçük kardeşini üç gün sonra yanına almıştı. O yürüyene kadar da koynunda bakıp, büyütmüştü..

Kerime evliliğinin ikinci yılında hamile kalmıştı.

Gecekonduda oturmaktan  kurtulacaklardı. Ankara Valiliği’nin yaptırmış olduğu Sosyal Konutlarda ev çıkmıştı . Yeni evleri iki oda bir salon, yetmiş sekiz metre kare olmasına rağmen, yine de gecekondudan iyiydi.

İsmail öğretmen, bir öğretim yılını bitirip, yaz tatilinde yeni evine taşınmayı istiyordu. Ama Kerime bir an önce taşınıp, çocuğunu yeni evde doğurmak istediğinden, yirmi üç Nisan bayramından sonra alelacele taşındılar.

Telsizlerde, sosyal konutlarda oturmaya başlamışlardı artık. Hamileliğinin son günlerine gelinmiş, gebeliği iyice ağırlaşmıştı. Kendisi biraz kalıplıca olduğundan doğumu zor geçeceğe benziyordu.

Bir akşam sancılarının arttığını fark edince;

- İsmail , beni doğum evine götür. Zamanı geldi her halde dedi.

Evde bir an bir canlılık yaşandı. Babanın gözleri parladı. Küçük oğlu Suat’a dönerek,

- Suat, hemen ablana git, buraya çağır. Annen hastaneden dönesiye kadar burada kalsın. Git hemen gelsin deyip, Suat’ı ablasına yolladı.

Zeliha, ablasının evi çok yakın olduğu için koşarak gidip, ablasını alıp getirdi. O ana kadar gözleri parıldayan Kerime’nin suratı asılır gibi oldu.

Zeliha’nın hiç itirazsın geldiğini gören Öğretmen İsmail çok sevindi ve gözlerinin içi gülmeye başladı. * Devam edecek

Önceki ve Sonraki Yazılar